Yirmi bir’inci yaşa sevgilerle

0
96

Saat sekiz, telefonuma kurduğum alarmın sesiyle uyanıyorum. Doğrulup esniyorum, birbirine karışmış saçlarım rahatsız ediyor. Yataktan tamamen çıkıp soğuğun vücudumu sarmasına izin veriyorum.

Üşüyorum.

Yatağa geri dönmek istiyorum fakat işe gitmem gerektiğini hatırlıyorum. Banyoya doğru ilerliyorum, ellerimi ve yüzümü yıkayıp kuruladıktan sonra tekrar odama dönüyorum. Soğuk suyun etkisiyle uykunun mayhoşluğundan ayrılıp elbise dolabımın karşısına geçiyorum. Dolabın sürgülü kapağını açıp bir süre kıyafetlerime göz gezdiriyorum, ne giyeceğime karar veremiyorum ve cama yöneliyorum. Uçuşan kurumuş yaprakları görünce kalın bir şeyler giymeye karar veriyorum.

Tekrar dolabımın karşısına geçip, krem rengi triko kazağımı ve altına hardal renkli, mini keten eteğimi  alıyorum.

Üzerimi giyindikten sonra odamdaki aynanın karşısına geçip saçlarımı tarıyorum. Bu sırada gözüm saate kayıyor, biraz daha oyalanırsam işe geç kalacağımı fark ediyorum. Saçlarımı sağ omuzumun üzerinden göğsüme sarkıtıp, annemin benim için ördüğü krem renkli şapkayı takıyorum. Kahverengi botlarımı ve kahverengi kabanımı giyiyorum. Evden çıkmadan önce kabanımın düğmelerini ilikleyip kapıyı açıyorum. Açtığım kapıyla birlikte paspasın üzerinde bir zarfla karşılaşıyorum.

Eğilip zarfı alıyorum, üzerinde adım, soyadım ve yaşım yazıyor. Etrafa bakınıyorum fakat kimseyi göremiyorum. Birinin beni korkutmaya çalıştığını ya da bana şaka yaptığını sanıyorum ve yağmur çiselemeye başlıyor. Şemsiye almak için tekrar içeri giriyorum.

Şemsiye alıp zarfı işyerinde okumak için kabanımın cebine koyuyorum. Tekrar dışarı çıkacağım sıra yağmur hızlanıyor, gök güçlü bir şekilde gürlüyor ve koyu gri gökyüzü düşen yıldırımlarla aydınlanıyor.

Korkuyorum fakat işe gitmem gerektiğini sürekli içimden tekrarlıyorum. Saatimi kontrol ediyorum, saat dokuza çeyrek var. Tam onbeş dakika işe geç kaldığımı öğreniyorum. Kapıyı kapatıp gökyüzünün bu ani hırçınlığını ve cebimdeki gizemli zarfı düşünüyorum.

Tüm bunlar birer işaret olabilir mi?

Sırtımı duvara yaslayıp cebimdeki zarfı alıyorum.

‘Sonya Duru yaş yirmi bir’

Parmaklarım adımın üzerinde geziniyor. Zarfı yırtmamaya özen göstererek açıyorum. İçindeki katlanmış kağıdı ve fotoğrafı alıyorum. Önce fotoğrafa bakıyorum.
Fotoğrafta yaşlı bir kadın var, tıpkı bana benziyor. Benim yaşlanmış halim gibi…

Korkuyorum.

Kâğıdı alıp okumaya başlıyorum.

“Şu an işyerinde olmadığını umarak yazıyorum Sonya..

Umarım benim yirmi yıl önce yaptığım hatayı yapıp o fırtınalı günde çıkmamışsındır evden. Şimdi kim olduğumu merak ediyorsundur.  Ben senim, senin yirmi yıl sonraki halin.

Mutlu olmak için çıktığımız bu yolda, mutsuzluk kesiyor önümüzü ve biz Sonya, biz yirmi yıl boyunca acı içinde yaşıyoruz.

Şimdi, yazdıklarımı iyice oku, çünkü bu bizim ilk ve son şansımız. Eğer şu an evdeysen odamızın kapısına git ve oradan camdan dışarıya bak. Çok dikkatli olmalısın Sonya!”

Bu cümleler karşısında aklım karışıyor. Bir süre anlam vermeye çalışıyorum, sonra kalkıp odama doğru ilerliyorum, kapı ağzında durup bakışlarımı cama yöneltiyorum. Sadece karşıdaki apartmanın duvarlarını görüyorum ve bir de camını. Mektubu okumaya devam ediyorum.

“Onu fark edebildin mi Sonya?”

Olduğum yerden tekrar bakıyorum fakat kimseyi göremiyorum. Perdeleri çekilmiş bir pencere dışında.

“Sonya.. Eğer şu an orada birini göremediysen bir şey arıyormuş gibi yapıp pencereyi görebileceğin bir yere saklan. Fazla vaktimiz yok Sonya!”

Daha çok korkuyorum. Dediğini yapıp bir şey arıyormuş gibi yapıp iki pencerenin arasındaki duvarda gizleniyorum.

“Saklandığını umuyorum Sonya, kendini belli etmeyecek şekilde ara sıra karşıdaki apartmanın giriş katındaki pencereyi izle. Onu göreceksin, sakın korkma.”

Kalbim sanki az sonra duracakmış gibi atmaya başlıyor. Elimde olmadan fazlasıyla korkuyorum. Ara sıra gizlenerek karşı apartmanın penceresini izliyorum. Kimseyi göremiyorum. Birkaç saniye sonra tekrar bakıyorum. Perdeyi hafif aralamış bir adamı görüyorum. Korku tüm vücuduma bir zehir misali hızla yayılıyor.

Evimi izliyor, benim odamı.

Tekrar mektubu okumaya devam ediyorum.

“Onu gördün mü? O adam bizim hayatımızı mahveden adam! Şimdi diyeceksin neden, nasıl? Daha onu tanımıyorsun bile değil mi?

Sen her gün yalnızca iş hayatını düşünüp bir kez olsun etrafına bakmadın, ne iyi olanları gördün ne de kötü olanları. Ama o en kötüsüydü. Biz o gün o yağmura rağmen işe gitmek için evden çıktık. Ve bu adam bizi takip etti. Ve sen de bunu fark ettin Sonya ama onun seni takip ettiği aklının ucundan geçmedi. Çünkü tek derdin işe vaktinde gitmekti…

Seni takip etti ve tenha bir sokak fark ettiğinde sana saldırdı. Sana tecavüz etti! Direndin ama o çok güçlüydü. Bileklerin morluklar içinde kaldı. Sesin kısıldı.

Daha bitmedi, üzgünüm Sonya ama dahası da var.

Sana tecavüz ettikten sonra bayıltana kadar dövdü. Sonra seni kaçırdı ve sana her gün tecavüz edip işkenceler etti. Ölmek istedin Sonya..
Bir an önce ölmek istedin.

Bir gün bir baskınla kurtarıldın ama artık o bedenin içinde ruhun yoktu. Ne yiyor, ne içiyor, ne de konuşuyordun.

Sen bitmiştin Sonya.

Geceleri çığlıklarla uyanıyordun, intiharlara kalkışıyordun. Yine gelip seni kaçıracağından ve yine aynı şeyleri yaşayacağından hayatına son verecek kadar çok korkuyordun.

Annenin yanında kalmaya başladın, annen bir apartmanın üçüncü katında oturuyordu. Ve sen bir hafta sonra kendini camdan aşağıya attın.

Ölmedin..

Yatağa bağlı kaldın artık ayağa kalkamaz, kolunu kaldıramaz hâle geldin. Saksıdaki ottan farksızdın. Neden ot diye sorma, çiçekleri severler onlar güzel kokular verir ve insanlar çiçekleri sevdiklerine verirler fakat otlar, onlar saksıda çıktıkları gibi kopartılırlar. Yani öldürülürler. Sen de tam on yedi yıl kopartılmayı bekledin.

Sonya..

Ondan kurtulmalısın, ondan kurtulmak zorundasın.

Sevgiler

Yaş kırk bir’den yirmi bir’e

Sonya Duru ”

Mektubu göğsüme bastırıyorum. Göz yaşlarım okuduklarım karşısında bir bir intihar ediyor kirpiklerimden. Düşünüyorum. Ondan nasıl kurtulacağımı düşünüyorum.

Cep telefonumu çıkarıp polisi arıyorum, bir adamın peşimde olduğunu ve olduğum caddeyi tarif ediyorum. Caddedeki tek çıkmaz sokağı korkuyla anlatıyorum.

Ve şemsiyemi alıp evden ayrılıyorum. Yağmur hâlâ şiddetli yağıyor. Biraz ilerledikten sonra benden başka birine ait ayak sesleri duyuyorum. Bacaklarım titremeye başlasada yürümeye devam ediyorum. Kendi isteğim ile o çıkmaz sokağa giriyorum. Bir elim polislerin gecikme ihtimaline karşı evden çıkmadan aldığım biber gazında.

Sokağın tam ortasında duruyorum. Ayak sesleride duruyor. Arkamı dönüyorum, karşımda pencerede gördüğüm adamı buluyorum. Pişkince sırıtıyor ve bana saldırıyor. Ona direniyorum, elimdeki şemsiyem düşüyor. Biber gazını yüzüne sıkıyorum.

Yere düşüyoruz.

O üzerime düşüyor ve yanan gözlerinin acısıyla homurdanıyor fakat bileklerimi sıkıca tutmaya devam ediyor. Çığlıklar atıyorum, yardım istiyorum.

Ve sonunda polisler geliyor. O adamı üzerimden alıp kelepçeliyorlar ve götürüyorlar. Bir polis memuru benimle ilgilenmek için yanımda kalıyor. Beni ıslak yerden kaldırıp düşen şemsiyemi alıp daha fazla ıslanmamam için üzerime tutuyor. İyi olup olmadığımı soruyor. İyi olmadığımı söylüyorum.

Birlikte hastaneye gidiyoruz. Hastaneden sonra ifade vermek için polis merkezine ve oradan da beni evime kadar bırakıyor. Ona teşekkür ediyorum ve bana numarasını vermesinde bir sakınca olup olmadığını soruyorum. Bana numarasını veriyor ve gidiyor. Evime girip duş aldıktan sonra üzerimi değiştiriyorum ve kalın perdelerimi çekiyorum. Bundan sonra her zaman önceliğimin kendim olacağına karar veriyorum.

Yatağıma uzanıp  yorganın altında giriyorum. Bugün olanları düşünüyorum ve bana yardım eden polisi. Dudaklarım küçük bir tebessüme yelken açıyor.

‘Teşekkürler kırk bir’inci yaş.’

Yirmi bir'inci yaşa sevgilerle


Önceki İçerikAdam
Sonraki İçerikSevgi Darağacı
Hep masallarla büyütülen kız çocuklarına imrenmişimdir. Düşünsenize hep güzel şeyler olabileceğine inandırılıyorsunuz ve hayata o gözlerle bakıyorsunuz. Ne güzel değil mi? Ben hiçbir zaman o kızlardan biri olamadım. Kimse bana masal anlatmadı, kimse bana bir pencereyi aralamadı. Ben gerçeklerle büyüdüm, yani dünyanın gerçek yüzünü görerek ve kelimelerle tanıştım. Hepsi başka dünyalara açılan gizemli kapılar gibiydi. Hepsi farklı bir duygu dilinde benimle konuşuyor ve bana masallar anlatıyordu, bende onları şeffaf bir iple birbirine bağladım ve kendi masalımı oluşturdum. Benim masalıma hoş geldiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.