Yaşamın Vadisi

0
164
CTK1 - 20021030 - PRAGUE, CZECH REPUBLIC: General view of Charles Bridge and Prague Castle at sunset, 30 October 2002. EPA PHOTO CTK LIBOR HAJSKY

Kar taneciklerinin havayı güzelleştirdiği, insanın içini huzur gibi dolduran beyazlığın içlerinde bekleyiş halindeydiler. Kimileri aralarında fısır fısır konuşma içerisinde bulunmaktaydı. Bir bekleyişin sonunda kaderin onları sürükleyeceğine inandıkları, kopacak bir fırtınanın ardına süregelen tehlikenin farkında bile değillerdi. Adrizoni dağı onlara kucak açmış bembeyaz Görüntüsü ile selamlar gibi duruyordu. Bembeyaz görüntünün içinde kaybolmuş onlarca canlı varlık bir ışıldamayı bekliyordu. 

Baharın getireceği bir huzurun ardına saklanmış umudu hayal edercesine bekliyorlardı. Filizlenmiş onlarca ağaç yeşilliğini insan oğlundan saklar gibi doğanın güzide kenti olan Adrizoni dağında beklemekteydi. Dik yokuşlara ev sahipliği yapan, yüzlerce metre inen yokuşlarla bir dağın ötesinde hayatın zorluklarını resmediyordu. Onurlu duruşuyla insanoğluna bir cevap niteliği taşıyan bu güzide varlık içinde patlamaya hazır ateşin pençesinde gizli bir ironi taşıyordu. Dağın yamacından ufka bakarak iç geçiren Thomas bir an duraksadı, sanki gelecek tehlikeyi sezmiş gibi gözlerinden akan 2 damla yaşı silmeye uğraşıyordu. O anda cebinden çıkarmaya çalıştığı peçete yerine cep saati düşmüştü. Yerden cep saatini alıp beyazlaşmış görüntüsünü silmeye çalışıyordu, içini açtı üzgün gözlerle saatine baktı, neredeyse 2 senedir çalışmayan bir tık dahi ses alamadığı saati ona zamanın, hiçlik içinde boğuştuğu anı simgeliyordu.  

Nasıl geldiklerini hatırlamak dahi istemediği, boğucu havanın tüm vücudunu, beynini, tüm hücrelerini ele geçirdiğini hisseder gibiydi. Yamacın biraz aşağısında patika yoldan kendisine yaklaşan 2 asker ona doğru geliyordu. O an içinden bir nefretin çığlığını duydu sessiz ama içini yakan yakarışların ardından gözlerini kapamak zorunda kalmıştı. Ellerinde kan taşıyan bu adamlardan sadece bir tanesiydi Thomas. Bir halkın bir vicdanın sesini kesen yalvarış ve yakarışları kan ile sonlandıran adamlardan sadece biriydi. Aşağı patikadan yanına varan askerler komutanlarına yaklaşacak savaş hakkında bir bilgilendirme yaptıktan sonra yanından ayrıldılar.  

İçi bir yanardağın kavurucu sıcağı gibi olan Thomas durmak bilmeyen bu kanın tüm dağı taşırdığını resmetti kafasında. Öylesine büyük bir savaş geliyor ki zaman bile kendi içinde yanacak dedi içinden. 

Kaçıp gitmek istemişti oysa daha başlamadan önce bu kanlı yola. Dağı bile sarsan homurdanma seslerine doğru baktı askerler bir anca önce çarpışmak gelecek düşmanı bu dağın içine gömmek için bekleyiş halindeydi. Yaklaşık beş bin kişiden oluşan bu ordu dağın belli noktalarında konuşlanmış halde aşağıdan gelecek düşmanı yıkmak için hazır kıta olmuş kan kokusunu almış bir köpekbalığı gibi sinsice duruyorlardı. Thomas dağın yamacında askerleri net bir şekilde görebilecek noktada bekleyişe geçmişti. Tek başına orada bulunmak onun için zor bir durumdu. Arkasına baktığında dağın Narfville kentine bakan kısmını görmüştü o kadar hoş bir görüntüsü vardı ki bir kurtuluş, bir arınma merkezi gibi duruyordu onun gözlerinde. Artık yeter! Artık yeter! kafasında yankılanan bu sesi duymaya başlamıştı. Sağına, soluna, arkasına, her yere bakındı. Kimseler yoktu yakınında bu sesin kaynağını bulmak istemişti. İlahi bir sesin işareti mi? Diyerek kendine kendine sorgulayan bu adam vicdanının sesi olduğunu bir süre sonra anlamıştı. 

Aşağıya doğru inişe geçti patika yolun hemen aşağısında bulunan mağara önüne kurdukları çadırının içine geçti, ateşini yaktı ve doğada buldukları bitkilerden yaptığı çayını yudumlamaya başladı. Her yudumu cehennemin ateşini kalbine taşıyordu sanki. Titreyen ellerini bir süre gevşetip rahatlatmaya çalıştı. Boğuştuğu vicdanı onu bir anlığına yalnız bıraktı o anda uykuya dalmış, tüm vücudu rahatlamaya geçmişti. Bir sürelik uyku halinden sonra dışarıya çıkıp göz gezdirdi her şey sakindi, başlarına gelecek fırtınanın yıkıcı etkisini hissetmemişlerdi daha. Thomas çevresine bakmaya başladığında bir terslik olduğunu fark etti birkaç saat önce bembeyaz, sakin, hevesli umut dolu hava yerini kızılımsı gökyüzüne bırakmıştı.

Kasvetli ruhu donduran bir hava Andrizoni dağını kaplamıştı. İnsanın tüylerini ürperten kapkaranlık bir ruh sanki tüm dağı lanetliyor gibiydi. Bir şimşek sesi, tüm dağı ürküten korktuğunda kabuğuna çekilen bir kaplumbağa misali korku timsalini yansıtıyordu. Geliyorlar! Geliyorlar! Tüm askerlerin sesi kulağında bir işkence sesi gibi yankılanıyordu, karanlık çökmüş ruhu kemiren şüphe gibi tüm havayı sarmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışan Thomas aşağıya doğru bakıyordu gelen askerleri bir türlü göremiyordu. Gözlerine bir perde çekilmiş gibi hissetti fakat bakması gereken yönün dağın alt kısmı olmadığını idrak ettiğinde müthiş bir yankı vardı o esnada havada çığlıklar, yalvarışlar, yakarışlar aynı daha önce ondan merhamet isteyen kişilerin yaptıkları gibi.

Kafasını dağın yukarı kısmına çevirdiğinde şok geçirdi. Mavi pelerinli bir ordunun Narfville kentinden yukarıya çıktıklarını anladı. Dağın üst kısmından aşağıya doğru inen orduyu gördüğünde şaşkın gözlerle bakmaya başladı. Onurlu adamlara benzetti sanki birer yargıç gibiydiler ve bugün onların kan izleri bu dağda beyazlıkta son bulacaktı. Askerler çarpışıp durdurmaya çalışıyor fakat, kimse durduramıyordu. Bir fırtına gibi gelmişler ve dağın aşağısına doğru çok hızlı bir şekilde iniyorlardı. Önlerine çıkan askerleri tek darbeyle savuran bu mavi pelerinlilerin arkasında Adrizoni dağı onlara yardımcı olmuştu sanki. Kanlar, çığlıklar bir vicdanın ölüm sesi yankılanıyordu tüm gökte. Doğa ağlamıştı sanki onlara, gökyüzünden dağa doğru inen iri taneli yağmur tanecikleri her yeri kaplamaya başlamıştı. Thomas hareketsiz bir şekilde bakınıyordu birden yine o ses belirdi kafasında: Artık yeter! Artık yeter! Bu bir çağrıydı sanki onun için mağaranın önündeki çadırda bulunan Thomas yanındaki 2 askeride alarak mağaranın içine girdi. Arkasında bıraktığı binlerce askeri hiç umursamadı bir an olsun onurlu bir ölümü düşünmedi onun kaçışı korkudan değildi tam aksine kandan kaçıyordu 

Mağaranın içine girdiklerinde hızla koşmaya başladılar bir çıkış yolu aramaya çalışıyordu. Biliyordu ki bu dağın içinde farklı yerlere açılan geçitler vardı. Yanındaki 2 asker hiçbir şey söylemiyor sadece onu takip ediyordu. Mağaranın içi ufak meşaleler ile doluydu ve doğa bizimle bizi yalnız bırakmıyor diye düşünüyordu. Geçişi biraz dar olan geçitten geçtiler karşılarına çıkan manzara onları biraz şaşırtmıştı tam tamına 3 yeni geçit vardı karşılarında. Thomas hiç düşünmeden tam ortadaki geçitten girdi biraz ilerleyince ortada yuvarlak gibi oluşan merkezi bir yerde olduğunu gördü. Burası dağın tam iç kısmı olmalı diye düşünüyordu fakat karşısında 4 yeni geçit çıkmıştı. Bir labirenti andıran bu yerden geri dönse kanlar içinde, merhamet çığlıkları içerisinde can vereceğini biliyordu. Bu labirentte kapalı kalacak ya da geçitlerden birinden geçip çıkış yolunu bulacaktı. Hiç düşünmeden 2.geçitten geçti sarkıt şeklinde buz parçacıklarını gördü geçerken bir yansıma oluşturmuşlardı. Elleri kan dolu birini görmüştü o sarkıtlardan birinde artık yeter! Diye bağırdı ve koşup kaçmak için tüm eforunu kullanmaya başladı.

Mağaranın içine farklı farklı yerlerden yankılanan sesler geliyordu cezası kesilecek! cezası kesilecek! cezası kesilecek! Onun peşinde olduklarını anlaması uzun sürmemişti. Hızla ilerledi karşısında bu sefer hiçbir şey yoktu. Yolun sonu diye düşünürken bir oyuk fark etti tam karşısında elleriyle onu açmaya çalışıyordu bir yandan korku dolu halde arkasına bakıyordu. Çok kısa süre bu çabanın ardından oradan geçmeyi başardılar. Tünele varmışlardı burası bir kente uzanan tüneldi bundan kesinlikle emindi. Tünelin en uç kısmından ufak bir ışık tanesi gördü tünelin içinde hızlı bir şekilde koşmaya başladılar fakat ilerledikçe o ufak ışık zerresi sönüyor gibi gördü. Biraz heyecan birazda korku dolu halde koşmaya devam etti 

Işık bu sefer biraz daha belirgin bir hale bürünmüştü ve tünelin sonunda duran bir geçit fark etti evet başardım diye sevinmeye başlamıştı. Tünelin sonuna varmıştı fakat bir yazı dikkatini çekmişti. Tünelin hemen çıkış noktasında bir taşa yazılmış söz dikkatini çekti. Ölülerin merhamet çığlığı duyulmaz! O an irkilmişti arkasına dönüp tekrar baktı kimse yoktu. Yanında duran iki askerde orada bulunmuyordu ne olduğunu anlamaya çalışıyordu önüne dönüp koşmak için hamle yaptığı sırada kalbine saplanan bıçağın darbesiyle yere yığıldı. Ölülerin merhamet çığlığı duyulmaz! bu sesi duymuştu mavi pelerinli askerin dudaklarından. Gözlerini yumup hayata veda etmeden önce fark etti aslında gerçeği. Yanında duran askerler yoktu o vicdanın 2 sesiydi ikisi de bastırılmış, susturulmuş haldeydi ve onun yanından ayrılmışlardı. Taşta yazan bir yazı olmadığını fark ettiğinde ise mavi pelerinli adamı gördüğünde ondan duyduğu cümleyi bir yazı gibi okumuş olmasıydı beyninin ona oynadığı küçük bir oyundan başka bir şey değildi. 

Tüm umutlar, merhamet, yakarış bir adamın cesediyle dağın içine gizlenmişti aynı insanların içinde kaybolan merhamet duygusu gibi! 

Yaşamın Vadisi


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.