Yalnızlık ve Diğerleri

Hayal kırıklığı ile bakıyordu bana aradığını bulamayacağını anlayan bir adamın sıkışmışlığı ve çaresizliği içerisindeydi. Bir parça sevgisizlik biraz da boşvermişlik yer edinmişti sesinde.
Hayatın içindeki bir parçasın sen, dedi. Bütünlere odaklanmak yerine sürekli parçalarla uğraşıyorsun ve kaçırıyorsun her şeyi, diye sürdürdü sözlerini.
Haklı olabileceğine biraz bile ihtimal vermedim. Birbirimizi dinlememeye öylesine alışmıştık ki, cümlelerin ardına yatanları anlamları değil kendisini bile anlamaz hale gelmiştik. Sadece aklımızda konudan tamamen bağımsız düşünceler ile dinler gibi yapıyorduk. Ona bakarken iyi bir şeyin olup olmadığını düşündüm. Mesela şeytanın varlığını kabullenmeyen bir din yok çünkü iyinin yanına kötüyü koymayı kesinlikle istiyoruz. İyiyi tek başına kabul edemiyoruz.
Her gün var olmak için çabalarken kendimizden biraz daha vazgeçiriliyoruz. Düşünmeden, konuşmadan yaşamak zorunda kalıyoruz. Fikirlerimizi ifade edemeden, sessiz bir karanlığın ortasında var olmaya çalışıyoruz. Cezalandırılmamak uğruna düşüncelerimizi süslü kelimelerin ardına saklıyoruz. Sevgiye değer biçiyoruz ve onu hak etmeye çalışırken gururumuzu ve benliğimizi bir kenara atıyoruz. Bok gibi yaşıyoruz yani. Tamamen, hakaret için, bazen de saçma bir durumu belirtmek için kullandığımız bu kelimeler aslında çok güzel bir yaşam metaforu. Anılarımız olsa da bok gibi yaşıyoruz.
Hep bütün acıları sen yaşıyormuşsun da biz de senden bize kalanları yaşıyormuşuz gibi hissettiriyorsun, dedi.
Konunun ne zaman buraya geldiğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey yine aynı şeyleri söyleyecek olması. Halbuki ben ve diğer insanlar kendimize öylesine yabancılaşarak yaşıyoruz ve kabullenmek istemiyoruz ki bu durumu. Sadece onu değil kendimi tanımakta da zorlanıyorum. Aşk, sevgi ve yaşam üçgeninde insanların nasıl kendine yabancılaşabildiğini onunla beraberken olduğum kişiden anladım. Beni defalarca itmesine, önüme bahaneler sunmasına rağmen şimdilerde anlam veremediğim bir mücadele ile sevdim onu. Aramızdaki yılları görmezden geldim.  Araya girip içinde bulunuduğumuz durumu açıklamak istedim.
Hiç duymamış gibi devam etti söylediklerine. Sanki ben onun hayatına bu soru gibi girmişim. Yersiz ve gereksiz. Konudan kopuk. Ama aynı zamanda duyduğunu söylediklerinden anlıyordum. Sadece mış gibi yapıyordu. Bazen duymamış gibi bazense sevmiş gibi yaparız. Sevmek bir zorunluluk yansıtılıyor bize. Mış gibi yapıp sevdiğimizi söylemeye başladık ve o zaman öğrendik yalan söylemeyi.
En çok anneni mi seversin babanı mı? İkisini de.
Ne iyi oyuncularız. Nerde alkışlarımız? Hem kimse izlemiyorsa ne diye oynuyoruz bu kadar oyunu ya da izliyorlarsa neden alkışlamıyorlar bizi?
Koskoca kelimeler çıkartıyordu ağzından. Bir sürü yalan bir sürü pişmanlık bir sürü kötülük içeren kelimeler. Ben onun ağzından kelimeleri kapmakla uğraşırken o benim yüreğimden ne almayı düşünüyordu ki? Hiçbir şey. Sürekli anlatmak istediklerini anlatıyordu.
Yoğun ve önemli olan insanlar bugün yine oynadılar oyunlarını. Aldılar alkışlarını.
Ayağa kalktım bir şey söylemek için ve onun sustuğunu fark ettim. Belki de uzun zamandır konuşmuyordu ve bu da artık uğraşamayacağını, ümitlerin bittiğini gösteriyordu.
Halbuki yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine dedim ve sustum.
Şimdi ayaktayım ve onun telaşlı bir halde kıvranışını izliyorum. Bir süre öyle durmaya devam ettim. Onun dışında odada ki bütün seyirciler bana baktılar ve kendi işlerine geri döndüler. Her zaman böyle değil midir? Aşklar dağılır, kayıplar yaşanır ve seyirciler izler.
Nerde benim alkışlarım, diye bağırdım.
Bu defa daha uzun baktılar ve şaşırmış olduklarını gizleme çabasını bırakıp sahte üzülmelerini takındılar suratlarına. Halbuki ilişkim bitiyordu ve onlar o kadar sahteydiler ki, her şeyden utanmak geldi içimden. Gözlerinde şaşkınlıktan ziyade nefret vardı. Anlamayacaktı beni bu nefretin altında kıvranan gözleriyle baktığında.
Ben çok üzülüyorum, dedim.
Bana uzun bir süre iki korkunç ve delici kahveliğin ardından anlam arar gibi baktı. Halbuki anlam bulmak için bakan gözleri yetmeliydi bize. Susuyordu. Onun susmasının altında yatan boş verme duygusu, beni cezalandırmak için kullanılacak bir silahtı. Beni bütünü görmemekle eleştirirken basit bir varlık olduğumuz gerçeğini unutarak, kendi çelişkisiyle karşımda susarak duruyor ve ondan geriye kalacak olan suskunluğunun bende açtığı yaraları besliyordu.
Bu kadar kötülüğün olduğu bir dünyada, iyiliği sığdırmaya çalıştığımız ilişkimizin sorunu yalanları gerçeklerden ayırmak, dedim ve yerime oturdum. İlk defa konuyla ilgili bir cümle kurmuş olmama şaşarak gözlerini az önce oturduğum koltuğun üstünden, bana çevirdi. Şimdi gözlerinde nefretiyle beni yargılamaya çalışan ama nefreti yalnızca bir koruma kalkanı olarak kullanabilecek birinin umudu vardı. Belki de şu an her şeyi tersine çevirebilecek cümleleri sıralamam için tam vaktiydi, ancak yalanlara ikna edecek gücü kendimde bulmam için sahneden inmem gerektiğini biliyordum. Sahneden inmeli ve kalabalığın içine karışmalıydım.
Sahnede kalıp oynamaya devam ederken benden geriye hiçbir şeyin kalmayacağının farkında olarak son bir umutla, bugün hava çok güzel, dedim. Umudu ilişkiler de hiç terk etmedim.
Hava çok güzel ve bitirmek için değil, yaratmak için paylaştı tanrı bizimle güneşin sıcaklığını, diye sürdürdüm laflarımı.
Birinin gözlerindeki umudu görsem tanırım, diye düşünmüştüm.
Gözlerini benden ayırdı ve az önce korkunç tiradımı oynamak üzere yöneldiğim camın ardına baktı. İnsanların olanca acelesinin içindeki hayatta bana olan sevgisini aradı ve bu kez o ayağa kalktı. Tiradını oynayıp seyircilerin arasına karışacağını düşündüm. O ise son kez oynayacağı oyununun haklı hüznünü gözlerine sığdırmaya çalışarak, haklısın, dedi ve kalabalığın içine karışmak için benden uzaklaştırdığı bedeninin yanında hüznünü taşıyarak camın ardına geçti. Camın ardında kendimden bir parça görmek için uzunca baktım. Az önce onun dudaklarından dökülen kelimelerin içinden çaldığım parçaların ve bütünün kelimeleri ardındaki hakikat aklıma geldi. O bütünün hakikatine inanmış ve doğruyu orada bulmuştu. Doğrunun içine karıştı ve onu bir daha göremeyeceğimi o an anladım. Fakat kendi doğrularıyla bütünün bir parçası olduğunda kötü olmuyor muydu? Aklımda bu düşüncelerle onun ardından bende camın ardındaki dünyaya karıştım ve onun tersi yöne yürümeye başladım. Bu durum ayrılığımız resmî bir açıklaması olarak kaldı camların ardında.
Uzun bir süre yürüdükten sonra kalabalığın alabildiğine yoğun olduğu bir parka girdim. Adımlarımın tersine bütün bu insanların içinden sıyrılıp yürümek istiyordum, bir de gözlerimde ki son damlaya kadar ağlamak.
Beni yargılayacak seyirciler neredesiniz? Az önce ilişkim bitti ve kırılmış hüznümü gözyaşlarım ile hepinizin önünde akıttım. Benim terk edilmem ve her gün sonu kötü biten eylemler arasındaki bağlantıyı kurabildiler mi?
Varlığımdan geriye kalan birazcık su birikintisi ve bolca hüzünle bankta birinin yanına oturdum ve dünyayı izlemeye başladım. Yanında oturduğum kadının çocuğu oyun alanında oynarken düştü. O an ben ve çocuk kırılmış varlıklarımızla dünyanın ortasında kalmış gibi birbirimize baktık. Yine de devam edecektik yaşamaya. Yaşadıkça kırılmaya. Öyle de oldu çocuk bir süre ağladıktan sonra oyununa devam etti. Kötü olan her şeyin sıradanlaştığı dünyaya yeniden karıştı.