yalnız değilsin, gülümse şimdi

0
521

Selam bunu okuyan yabancı. Ah, ama sen, canım okuyucum, hiç de yabancı değilsin bana öyle değil mi? Hayır. Hem nasıl yabancı olabilirdin ki bana? Gözlerindeki yalnızlığı görüyorum işte. Hüznünü hissedebiliyorum. Her şeyin yoluna gireceğini söylediğimde, bana inanıyormuş gibi yapacağını da biliyorum. Hiçbir şey yoluna girmeyecek demeye çalışacağını, boğazındaki yumrudan dolayı cümleni bitiremeyeceğini ve gözyaşlarını karanlık sokaklarda saklayacağını da biliyorum.

Seni bu kadar iyi nasıl bilebiliyorum peki?
Aynı sokaklarda ben de ağladım çünkü. Aynı acıda ben de soluklandım. Aynı siyanürü ben de içmek istedim. O üst geçitten ben de aşağı baktım. Pencerelere yaklaşırken ben de yavaşladım: son kez mi yaklaşıyorum? Şeytana geceleri selam vermeden uyumadım. Kendi yolumu ben de boş verdim. Bulamadığım o yolu aramanın artık bir anlamının olmayacağına inanıyordum. Nereye gidiyordum? Ne amaçla gidiyordum? Yalnız başıma gidip neye ulaşacaktım? Başarıya mı? Zenginliğe mi? Fakat her şey neyime? Bütün her şeyi başarmış olsam bile, diyordum, gece oturup tek başıma kitap mı okuyacaktım? Hem, bu o kadar kötü bir şey miydi? Yalnızlığı kabul etmek güzel değil midir? Ayrıca, her daim insanın aslında kökeninde hep yalnız olduğunu, yalnızlığın kaçınılmaz bir son olduğunu söyleyen de bendim. O halde neydi o korku? Gecenin çökecek olmasından, titrercesine korkuyor oluşum, bu gecemin son gecem olması ihtimaline aldırmıyor oluşum… Ölümden korkmuyor oluşum: İnsan ölümden bile korkmazken, neyi kalmıştır yaşayacağı? Umudu var mıdır? Umut etmeye, güç dahi bulabilir mi?

Beni dinle. Sevgili okuyucum, canımdan bir parça, güzel dostum, oku bunları. İyi olacaksın. Bak, her şey yoluna girecek demiyorum, girecek ama. Ben yine de demeyeceğim ki büyüsü bozulmasın, hem böyle şeyler sürpriz iken daha heyecan verici değil midir? Bir anda gelecek olan mutluluğunun sürprizini mahvetmek istemiyorum. Sana biraz umuttan bahsetmek, hiçbir şey için geç olmadığını göstermek istiyorum. Ne tür bir boşluk bu yaşadığın? Nasıl bir acıdan geçiyorsun? Yalnızlık pençeleriyle ruhunu paramparça mı ediyor? Ah, sevgili dostum, yok mu oluyorsun günden güne? Tut elimden. Kalk. Hadi, hadi, toparlan hemen. Gel, gidiyoruz. Nereye? Görürsün. Hadi, gel.

Gıcırdayan yatağından kalktın. Çoktan kurumuş göz yaşlarını sildin. Onu takip etmeye başlıyorsun. Siyah, yıpranmış deri ceketiyle eski bir filmden fırlamış gibi. Kirli sakalları, yıpranmış yüzüyle uyum içinde. Siyah saçlarının arasındaki gümüşler, ara sıra gözünü alıyor. Şişhane’nin karanlık, kaldırımları ıslak sokaklarındasınız. İnsanlar yanınızdan geçip gidiyor. Herkeste bir telaş var. Kahkahalar yükseliyor. Bazısı birbirine bağırıyor. Her şey çok hızlı yaşanıyor. Bir tek siz ağır çekimde yürüyorsunuz sanki. Ya da her şey hep senin kafanda ağır çekimde yaşanıyor ve bu yüzden geçip giden hisleri bir türlü üzerinden atamıyorsun. Kimse farkında değildi yaşadığının, kimse yüzüne bile bakmıyordu. Yaşamasam da olurdu, diye düşünüyorsun. “Nereye gidiyoruz?” diye soruyorsun. Tanımadığın genç adam dönüp sana bakıyor, gözlerine öyle bir bakıyor ki, içinde bir sıcaklık hissetmeden edemiyorsun: “Önemi var mı?” diyor. Hayır, diyorsun gözlerinle, önemi yok. Rüzgâr esmeye başlıyor. Martılar çığlık çığlığa kanat çırpıyor. Denizin gelgit sesini, o sessiz ıssızlığını işitiyorsun. İleride iskeleyi görüyorsun: Kadıköy iskelesi. Ne ara buraya gelmiştiniz? Sokaklar bomboştu şimdi. Loş ışık ve siyah beyaz binalardan başka hiç kimse yok. Saat kaç acaba? Herkes nerede? Deniz kenarına yürüyor adam. Etrafına bakınıyor. Saatine bakıyor. Bir süre ayı seyrediyor. Dönüp sana bakıyor: gelsene. Ürkekçe ilerliyorsun. Titriyorsun biraz. Hava soğudu sanki. Üzerinde bir ceket beliriyor. Ama nasıl? Biraz önce yalnızca kazağımla… “Vakit geldi,” diyor genç adam. “Ne için?” “Şu vapura bineceğiz.” “Niye kimse yok? Nasıl Kadıköy’e geldik bir anda?” İçinde sonsuz tane soru birikiyor ama adam hiçbirine aldırış etmiyor. Yanına yaklaşıyor. Yüzüne bakıyor. Öylece, sessiz bir şekilde, masum gözlerini gözlerine dikiyor. Daha önce böylesi bir şefkatle kimse sana bakmamış. Yaşama dair bir umut kıpırdanıyor içinde, bir çiçek açıyor sanki. Bir şey demeden “gel” diyor gözleriyle ve yürümeye başlıyorsunuz. Paslanmış, koca vapurun yanına geliyorsunuz. Tahta merdivenlerden vapurun üst katına çıkmaya başlıyorsun. Bu kez o seni takip ediyor. Vapur bomboş. Hatta kaptan bile yok. Martılar serene konmuş, ağır ağır soluyorlar. Bir gürültü duyuyorsun. Huzursuz oluyorsun. Bu ses ne? Genç adam sana hafifçe sarılıyor. “Vapur çalışıyor,” diye fısıldıyor kulağına. Rahatlıyorsun. Kaygılarından sıyrılıyorsun hafifçe. Sorgulamıyorsun artık. Kendini anın tadını çıkarmaya bırakmışsın, anı anlamaya değil.
Vapurun güvertesinde, denizi seyretmeye koyuluyorsun. Denizin maviliğinde huzur arıyorsun ama deniz tamamen karanlık. Her şeyi yutacak kadar siyah bir kara delikten farksız. Güneşin batışını seyretmeye koyuluyorsun. Güneş mi? Daha gece yeni olmamış mıydı? Olmamıştı. Hadi ya. Geceler de gündüzdür: Güneş batmıyor; doğuyor. “Gün doğumu…” diye fısıldıyorsun, saçlarını koklayan rüzgâra. Nasıl bir uçsuz bucaksızlık ki, hiçbir kara görünmüyor artık göze, denizlerin hatta belki okyanusların ortalarına karışmışsınız ikiniz de, kayıpsınız. “Denizi seyrediyorum, güneşin doğuşuna şahit oluyorum fakat içimdeki yalnızlığı atamıyorum,” derken omzuna bir el dokunuyor. “Yalnız değilsin,” diyor genç adam. Sıkıca sarılıyor sana. Ağlamaya başlıyorsun. Gözyaşların adamın deri ceketini ıslatıyor ve yağmur yağmaya başlıyor. Gökyüzü seni anlıyor, yalnız kalmanı istemiyor, yalnız ağlamanı istemiyor: Gökyüzü de ağlıyor. “Yalnızım ama,” diyorsun hıçkırarak, “sen de gideceksin biraz sonra.” “Gideceğim fakat gitmiş olmayacağım. Anım kalacak seninle. Ruhumla destek olacağım sana. İnanman için yalvaracağım. Hiçbir şeye değil: Kendine inanman için. Yapabileceklerine. Mutluluğu yakalayabileceğine. Biliyorsun, her şey mümkün. Öyle gözükmese bile şimdi. Geceler olmasaydı, bu büyüleyici gün doğumu da olmazdı. Umudu damarlarına aşılayan o ışık huzmelerini hissedemezdin. Ve ben hep burada olacağım, beni hissetmediğin zaman bu sabahı hatırlamanı istiyorum: Denizleri, güneşi ve gözlerimde gördüğün umudu. Gözlerimde gördüğün şey, sevgili dostum, kendi yansımandan öte değil. Hissettiğin o umudun ta kendisisin sen, başkası değil. İşte bak! Gülümsemenle gecemiz aydınlandı, güneş doğdu, farkında ol bunun. Güzelsin kim ne derse desin. Bırak yargılasınlar seni, yargılamayı sever insanlar, işleri yoktur başka. Ben seni yargılamıyorum, sen de kendini yargılamayı kes artık. Sev kendini, aynada gülümse kendine. Bak bana. Gözlerime bak dedim. Her şey girecek yoluna. Anladın mı? İnanmasan bile bana şimdi, kendine inan olur mu? Kendine inan başka değil. Geçecek bu yalnızlık. Ben yanındayım dostum, hep yanındayım.” Burnunu çektin. İçine huzur katmış olan bu genç adama sonsuz minnet duydun şimdi. Gideceğini biliyordun ama sorun değildi. Çünkü bir şekilde yanında olacaktı yine. Ve bir şekilde yolunu bulacaktın sen. Her şeyden uzakta bile olsan, kendine yakın olarak. Başkasına gülümseyip, güneşler açarak. Bir yıldızdan farksız, parlayarak bu dünyaya.

 

Yok olma dostum. Yarın geliyor ama yarından korkma. Heyecan dolu, yeni bir gün yarın, bunu unutma. Ahenkli yazmayı bitirmeliyim, ciddiyetimi korumalıyım. Bir anekdottan bahsedeceğim. Ufak bir şey belki ama dinle: Geçenlerde pop kekin paketlerinden aldım. Ufacık, el kadar pop kekler oluyor ya hani büyükçe bir paketin içinde, ondan işte. Eve getirdim. Fakat sonra, artık tatlı yemek istemediğimi düşündüm. Bu pop kekleri ne yapacaktım? Eh, dağıtayım bari diye düşündüm. Çantama koydum. Soğuk metrobüs duraklarında, kaygan üst geçitlerinde, sokak aralarında insanlara dağıtmayı aklıma not ediyor ve işime doğru yol alıyorum. Köşede marul vb. kendi yetiştirdiği sebzeleri filan satan, buz gibi havada oturmuş yaşlı bir teyze gördüm. Tam yürümeye devam ediyordum ki aklıma geldi. Çantamı indirdim, içinden iki-üç tane kek aldım ve yanına gidip “Buyur teyzeciğim, ister misiniz?” dedim. Kadıncağızın cevabı içimi yaktı: “Ne kadar?” dedi. “Yok yok, teyze,” deyip gerisini tamamlayamadım, sesim çatallaştı. “Ha, anladım, çok sağ ol yavrum,” gibisinden söylenmeye başladı ve minnet duygusuyla aldı kekleri avucuna. Nasıl bir histi o anlatamam. Sevdiğiniz insana sarılmak kadar huzur dolu. Fakat sadece ona değil. Devamında üst geçitteki, mendil satan teyzeye de bir kek verdim ve o da öyle bir sevindi ki, bana ettiği dualara değil, gözlerindeki mutluluğa içim ısındı. Yine mendil satan amca… Dilenen teyze… Paket bitti fakat hemen yeni bir paket aldım ve çantama koydum. Öyle, gördükçe kek veriyorum artık. Biliyor musunuz, on lira versem o kadar mutlu olmazlar diye düşünüyorum. Kek öyle ahım şahım bir şey bile değil, biliyorum, fakat önemli olan; düşünüldüğünü, birilerinin sizi hissettiğini görmek değil mi? İnanın, insan utanıyor biraz; onca ziyan edilen nimetlere, edilen isyana, doyumsuzluğa… Ve bu anekdotu niye anlattım biliyor musunuz? Belki bir yolumuz yoktur tam olarak. Belki nereye gideceğimiz filan belli değildir. Amacımız yoktur. Bunu kendime amaç edindim ben de, şimdilik en azından. Sen de, canım dostum, böyle ufak tefek amaçlarla, insanların mutluluğuyla mutlu olabilirsin. İçine huzur katabilirsin. Ve o zaman dersin ki, “şimdi yaşıyor olmasaydım, o keki o amcaya veremeyecek, gözünün güldüğünü göremeyecektim ve ben yapmasam da kimse yapmayacaktı.” Yaşamana değiyor. Ne olursa olsun değiyor. Ufaktan gülümseyip, kolay gelsin demek bile o insana sonsuz huzur veriyor. Herhangi biri değil de, yaşayan bir canlı olduğunu, bir insan olduğunu hissediyor ve size minnetle öyle bir bakıyor ki, hiç değilse ufaktan bir iyilik etmiş olmanız bile yaşamanız için değer kılıyor her şeyi. Tüm acıları. Bütün yalnızlığı. Hiçbiri kalıcı değil. Yalnızlığınızı o amcayla, kekinizi verip yanında bir süre durarak, ona eşlik ederek bile inanın öylesi güçlü bir şekilde giderebilirsiniz ki.

Ve güvenin bana. Sarılıp uyuyacağınız, sonsuz huzur bulacağınız o insan da yolda, geliyor size yavaş yavaş. Öyle bekleyerek olacak şey değil bu. Bir dostuma dediğim gibi, “beklenti hayal kırıklığını doğurur, bekledikçe ancak acı gelir; beklemeyi bırak, yaşa biraz, bir anda olur güzel şeyler.” Bir anda olacak, güven bana. Sen, mükemmel bir insansın ve iyi ki varsın. İyi ki okudun yazımı ve iyi ki benimlesin. Çünkü bilmeni isterim ki, ben hep seninleyim. En yalnız hissettiğin anda bile, yanındayım. Gel yazımı oku. Ya da yaz bana, ulaş, konuşalım. Dinlerim seni bütün gece. Yalnız değilsin. O yaşlı, dilenen insanlara para vermek zorunda bile değilsin, ufak bir kek onların bütün yorgunluğunu alıverir; ve senin de bütün yalnızlığını. Güven bana.

Yaşamaya devam et sevgili dostum, hayatta kal ve gülümse; sen gülümsemezsen geceler tükenmez ve gün doğumunu da sonsuza dek bekleriz öylece.

Sevgilerimle.

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.