Tükenen Mücadeleler

Olağan akışa bir yerden katıldığımı düşünüyordum ama fark ettim ki olağan akışa katılmıyoruz bu akış içerisinde sürükleniyoruz. Her şeye anlam yüklemeye çalışmayı bırakıp dışarıdan bakmayı deniyorum ve ne kadar mutlu olup olmadığımın ölçümü yapmaya çalışıyorum . Genciz ve eskimiş bir saat kadar yorgunuz. Çaba harcamak yaşamın bir zorunluluğu elbette. Ama düşünce farklılıkları ile insanları kuşaklara bölmek. Ortaya bir eylem koyulmasına izin vermemek ve yine de suçlamak neden? Bir şeyleri elde etmek istiyorsak, başarı, para, statü ya da mutluluk gibi mesela isteklerimiz için çok çalışmamız gerektiği öğretildi bize. Biz hala çalışıyoruz. Geceyi gündüzle birleştirerek hayaller kuruyoruz. Sonrası ne mi?
Kaygılar, endişe bir de ekonomi
Kendi hayallerimi düşünüyorum. Lise yıllarından bu yana ile kurduğum erasmus hayalimi, ailemi bu hayale ortak edişimi ve bu hayal için harcadığım çabayı, göz yaşları içerisinde kazandındığı öğrenmemi. Heyecanıma eşlik eden endişe bilmediğimiz bir yere yapacağımız yolculuktan değil nasıl geçineceğiz endişesi.
Şimdi ise gündemi takip ederek ne yapacağımı düşünüyorum. Ne yapacağım, yapacağız? Başarı için ödül beklemiyoruz elbette. Ortada hak edilerek kazanılmış bir durum söz konusu. Ama cezanlandırmak neden? Hangi başarı ve emek cezalandırılmayı hak eder. Cezalarda hoşgörülerde kendince düzenleniyor bu toplumda. Sonrasında da kendilerince dağıtılıyor.
Kim getirdi bizi bu hale?
Bu halimiz niye? Herkes tükendi, kendi kepenklerini indirdi. Günlük yaşamın arkasına saklanan idealler kirletti evrenimizi.
Düşürüldük evet. Ama kalkmamız gereken yerde üzerimize yerleştirilen ağırlıkları ne zaman göreceğiz, ne zaman bu karanlıkları aydınlığa çıkartacağız. Bazen uğraşmak anlamsız geliyor. İçimde kopanları anlatamıyorum üstelik kendim bile anlamıyorum. Bir devrimin içerisinde yer alacak kadar isyankar ama aynı zaman da sessizliği ve boyun eğmeyi kabul edecek kadar da korkak olduğumuzu düşünüyorum. Zaman geçtikçe bu durumun doğruluğunu daha net görüyorum. Terazinin bir ucu daima daha ağır basıyor ve bu düzene adalet deniyor.
Ülkelerin sosyal hizmet götürmeye çalıştığı her yerde bir düzensizlik hakim. Bu düzenlisliğe bir noktada alışıyorsun ve duyarsızlaşıyorsun. Sonrasında bu düzensizlikte yaşamak ile ilgili bir problem de kalmıyor. Her şeyin para ile olduğu sadece acıların bedava olduğu bir hale geliniyor.
Otoritenin bir pusulanın üzerine basılan mühürle belirlenebileceği zannediliyor. Adına da demokrasi deniyor bu düzenin. İdealliği tartışılamaz elbette. Nihayetinde hangi partiye basıldığı değildir önemli olan. Hangi partinin onlara ne kadar basacağıdır.
Hayatlarımızın değeri banknotlarla ölçülüyor, anılarımızın değerlerini ise yaşamlarımızla ölçecekler. Eşyalarında insanların da yeri doluyor. Biz ise her şeye uzaktan bakmaya mecbur bırakılıyoruz. Hayal kurmak için bile belirli bir ekonomik güce sahip olmak gerekiyor. Eşitlik beklemiyorum aslında, kimsenin de beklediğini düşünmüyorum. Ama herkesin insan gibi yaşamayı hak ettiği konusunda hemfikir olmalıyız. Sadece kendimiz için değil. Çocukları okusun diye yüzüğünü, değer verdiği eşyalarını satmak zorunda kalan anneler için, sokaklarda her gün önlerinden geçtiğimiz ve görmediğimiz çocuklar için,ağır işlerin altında kalan babalar için, geçinebilmek için girdiği işlerin ağır koşullarında canını verenler için, yatağa karnı aç giren herkes için mücadele etmeliyiz. Fark edenlerden olmayız. Fark etmekle kalmayıp değişime inananlardan.
Üzgün değilim, öfkeliyim. Bu düzene ve kabullen-miş gibi yapışımıza. Dünyaya değil, yaşananlara öfkeliyim. Mahkeme salonlarında duyulan binlerce sese karşı tek bir ses olacak olsak da öfkeli olduğum kadar ümitliyim.
Mücadele ettikçe özgürleşeceğiz.
Özgürlüğümüz kadar yaşayacağız……