Tanrım, bu çocuk birine çok benziyor!

0
256

Porsuk kenarında dokuz on yaşlarında bir çocuk, Bacaklarını karnına çekmiş, Porsuk’a uzun uzun bakıyor. Tam anlaşılmıyor ama ağlıyor gibi. Sanırım, saat beşteki buluşmadan daha önemli şeyler var. Bu çocuk mesela.  Aslında, Eski Otogar’a olan güzergâhımı aniden Porsuk’a çeviriyorum. Biraz daha yaklaştıkça çocuğun ayaklarının çıplağıyla kendilerini soğuğa teslim ettiğini görüyorum ve adımlarımı merdivenlere varıncaya kadar iyice hızlandırıyorum. Bu kez atılan her adımda ayakkabılarımın tabanlarının inceldiğini hissediyorum -belki de birisi yontuyordur. Kim bilir?- Bunlar devam ederken merdivenlere yaklaşıyorum, çocuğun yüzü daha tanıdık hale geliyor. Sanki yıllarca aynı yerde yaşamışız gibi, sanki onun ömrü benim ömrüm olmuş gibi. Tam Porsuk köprüsüne vardığımda telefonun sesiyle irkiliyorum. Ekranda kocaman harflerle “NAZIM” yazıyor. Açarsam olayı açıklayamayacağım, açmazsam da aramaya devam edeceğini bildiğimden telefonu Porsuk’a atıyorum ve buluşmayı tamamen iptal ediyorum.

Merdivenleri tek tek inerek yanına ilerliyorum. Her adımımda incelen tabanlarımın, adım adım çimlerle kalınlaştığını hissediyorum. Kalbim anlamsız bir biçimde hızlanıyor -bunlar acaba benim umut ışıklarım mı? Bilmiyorum- ve evet artık yanındayım. Gerçekten ayakları kendini soğuğa teslim etmiş durumda, kıyafetleri havaya göre çok ince, tiril tiril titriyor ,görebiliyorum. “Üşüyor musun?” Yanıt yok. Neden burada yalnızsın?” Yanıt yok. Bir süre daha bekleyip üşüdüğüne karar verip üstümdeki ceketi omuzlarına koyuyorum. Yine hiçbir tepki yok, sadece karşıya bakıyor. Yanına çöküyorum ve onun baktığı yere bakıyorum. Durgun bir su parçası var sadece. Başka mı? Hiçbir şey. Bir çocuğun hayal gücü tüm dünyayı ele geçirebilir demiştiniz hocam. Belki de şu an o da hayal dünyasında dünyayı ele geçiriyordu. Hatta o temiz kalbiyle dünyayı kötülüklerden arındırıp bizden daha iyi bir şekilde yönetmeye başlamıştı bile. Yanıt verir ümidiyle, “Kime bakıyorsun?” Diye soruyorum. Bu defa, uykudan yeni uyanmış gibi yüzüme bakıyor. Biraz sanki yanıt versem mi diye düşünüyor ve ardından bana çok tanıdık gelen bir yüz ifadesiyle “Anne ve babama” diyor. Eliyle işaret ederek “Orada, bana gülümsüyorlar”. Tekrar oraya bakıyorum, kimse yok. Nasıl yani ölmüşler miydi? Anlamsızca korkuyorum. -Nolduğunu anlasam da  anlamamış gibi bir tavırla “Orası bomboş. Oyun mu oynuyorsun?” Diye soruyorum. Önce göz bebekleri büyüyor, kafasını bana çeviriyor. Kalbimin tekrar hızlandığını hissediyorum. -Tanrım, bu çocuk birine çok benziyor.-  Gayet sade bir tavırla ” Anne ve babanı göremiyor olamazsın değil mi? Daha dün gece onları şu kuytuda izledik. Onlar bizi oraya saklamıştı.” Neden bahsettiğini anlayamıyorum. Sadece anlamsız bir tavırla bir ona bir Porsuk’a bakıyorum.  Hocam herhalde benimle oyun oynuyor , değil mi?  Benim annem ve babam öleli yıllar oldu. Hatırlamıyorum bile… Bir saniye hatırlamıyorum bile. Her şeyi duymuş gibi “Dalga geçmiyorum onlar senin de anne baban. Yoksa, senin yaşına geldiğimde onları unutacak mıyım? “Gözleri doluyor.” Unuttuğumu nerden çıkarıyorsun. Hem öyle bile olsa, senin unutacağın ne malum. “Çok acınası bakıyor suratıma. Benim nefret edilesi olduğumu düşünüyor. Bunu hissettikçe içimden bir şey kopuyor. Çocuk mu? Sessiz sedasız inci taneleri döküyor. Benden çevirdiği yüzünde 2-3 damla inci tanesi aşağı süzülüyor. Beş dakika kadar ikimizde ses çıkarmıyoruz. İkimizin de içinde beş dakika boyunca fırtınalar kopuyor. Biliyorum, onun fırtınası daha kuvvetli daha büyük daha acıtası, anne ve babasın unutmaktan korkan bir çocuğun fırtınası. Benimki ise… Belirsizlik… Öyle mi gerçekten?

“Ben hayırlı bir evlat değilim.” Sözleri sessizliği deliyor. “Ben hayırlı bir evlat değilim!” Bu beş kelime irkilmeme sebep oluyor. Porsuk’a kitlenen gözlerimi ona çeviriyorum. Az önce korkuyla dolu olan gözleri şu anda bulutlanmış önüne bakıyor. Gözlerinden damlalar düşerken o mırıldanmaya devam ediyor. Sarılıyorum ona, “Deme öyle duyarlarsa üzülürler!” Diyorum. Hiçbir karşılık yok sadece aynı ses tonuyla mırıldanmaya devam ediyor. Onu sarmalayan kollarımı çözüyorum. Kalbim parçalanıyormuş gibi hissediyorum. Onun bulutlanan gözlerinden dökülen her damla benim kalbimin parçası gibi. O devam ediyor. Arka arkaya mırıldanıyor, ağlıyor. Titremeye başlıyorum. Tepeden tırnağa titriyorum. Soğuktan mı? Hayır, fakat titriyorum. O da devam ediyor. “Ben hayırlı bir evlat değilim!” Dayanamıyorum artık. İçimden ” Hayır, sen hayırsız değilsin, hayırsız olan benim.” Demek geliyor, ama ağzımdan ” Sus artık sus, tekrarlayıp durma sus!” Kelimeleri çıkıyor. Artık bende çırpınıyorum. Bir yandan titriyorum bir yandan ağlayarak tekrarlıyorum. “Sus” bir hıçkırık “Sus dayanamıyorum artık sus!” Bir süre sonra tekrarlamayı bırakıyor. Yüzünü Porsuk’a çeviriyor. Bana dokunmak ister gibi elini uzatıyor ama dokunmuyor. “Ağlama.” Diyor belki. Ağlama, sen haklısın ağlama. Bir çocuğun şefkati hocam, bir çocuğun şefkati bizim tüm hislerimizi  kurtarabilir. Ona ihtiyacımız var. Biliyorum, duymuyorsunuz ama bunu unutmayın hocam. Ben de mırıldanmayı bırakıyorum lakin hala titriyorum. Bir çocuğun benden kopan şefkati beni bu hale getiriyorsa, diğerleri nasıl yaşıyor hocam? Yine yanıt yok değil mi?

Bir saniye ayağa kalkıyor.

Üstündeki … marka ceketim yere düşüyor. ” Bak şimdi karşıya!” Diyor. “Beni, senden kurtarmaya geldiler. Geri dönecekleri biliyordum.” Diyor. Göz göze geliyoruz. Niye bunu yapıyorsun, niye benden bu kadar çok benden nefret ediyorsun,  çocuk? Oysaki, ben seni çok seviyorum. Gözlerinin içi gülüyor. Kafasını Porsuk’a çeviriyor ve oraya ilerlemeye başlıyor. 2-3-4 adım derken Porsuk’a iyice yaklaşıyor. Arkasından “Dikkat et!” Diye bağırıyorum. Ancak nafile 5-6-7 devam ediyor 8-9 artık tam Porsuk’un kenarında bir adım daha atsa Porsuk’un içinde. Karşıda iki kişi beliriyor. Otuzlu yaşlarında bir kadın ve bir erkek. Yüzleri gergin, beni gördüklerine şaşırmışa benziyorlar. Bir saniye onlar benim anne ve babam. ” Anne, baba!” Diye ayağa kalkıyorum. Çocuk gülüyor. ” Ben sana ne anlatıyorum?” Onlara ulaşmaya çalışan çocuğun yanına varıyorum ve kolundan tutuyorum. Çocuk gitmek için direniyor, bense izin vermiyorum. Bir yandan da onların yüzlerini inceliyorum. Aynı hiç değişmemişler en az ilk günkü gibi gençler. Merak etmeyin her hâlâ tamam olmayan birkaç konu var, şimdilik direnmeyi bırakmıyorum hocam!

Tam o sırada ayağım kaygan bir yere geliyor ve dengemi koruyamıyorum . Önce çocuk kayboluyor ve işte nehrin içindeyim. Yüzmeye çalışıyorum ama yukarı çıkamıyorum. Tam tersine batıyorum. Direndikçe batıyorum ve battıkça nefesim kesiliyor. Belki bana bunca olayın arasında laf mı bu şimdi diyeceksiniz ama burdan güneş çok güzel. Artık nefesim bitti. Ciğerlerime su dolduğunu hissediyorum, istemesem de artık direnemiyorum. Hocam ölmek o kadarda zor değilmiş, ne dersiniz? Kötüler daha zor ölür dediler ama baksanıza ne kadar kolay ölüyorum. Aa! Anne ve babam. Bana geliyorlar baksanıza, “Diren kızım!” Diye bağırıyorlar. Yoruldum artık hem fena mı yanınıza geliyorum. Çok üzülerek bakıyorlar. “Kimya! Kimya!” Bu Nazım’ın sesi, beni arıyor galiba. Suyun üstünde halkalar oluşuyor, beni görmüş. Son kez sahteliğimin içindeki gerçekliğimin sesini duyuyorum. Seni seviyorum, gerçekliğim. Ciğerlerime tamamen su doldu, hissediyorum. Artık her şeyi bırakıyorum. Teşekkür ederim hocam.

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.