Sosyal Bedenin İnşası ve Medeniyet İnşası Arasındaki İlişki

0
319

Bedenin sorunsallaştırılması meselesi uzun yıllardır çeşitli alanların -felsefe, psikoloji, teoloji, sosyoloji vb.- akıllarını kurcalayan sorulardan biri olmuştur. Tek tanrılı dinlerin sırayla ortaya çıkışıyla ve medenileşme sürecinin başlamasıyla beden ve akıl arasındaki çizgi iyice belirginleşmiştir. Hıristiyanlığın yayılmasıyla ve insanın her anlamıyla Tanrı’nın olumsuzlaması olarak görülmesiyle bedenin tüm “günah”ların kaynağı olarak görülmesi fikri tamı tamına genel kabul edilir bir düşünce haline gelmiştir. İnsan eksik, hatalı ve günahkâr olarak görülmeye başlanmıştır. Bunun arkasında yatan fikir ise bedenin “kirli” olması ve bu sebeple bedene ait, ondan gelen tüm şeylerin, biyolojik ihtiyaçlar da dâhil olmak üzere, bizleri günahkârlığa teşvik edeceğidir. Yani, kısacası insanlar yalnızlarken bile kendi bedeninden gelen en temel ihtiyaçları karşılamak durumunda kaldığı için sürekli bir “suçluluk” duygusunun kontrolü altındadır; bedeninden kaynaklanan sorun içselleştirilmiştir. Bedenin medenileştirilmesi süreci de bu suçluluk duygusun devamlılığı, “duygu ve dürtülere gem vurma” ve “dışsal faktörlerin yerini içsel ahlaki düzenlemeler” alması çerçevesinde kurulmuştur diyebiliriz (Yumul, 2000, sf. 37). Kendinden utanma, hatta nefret etme, medeni topluma katılmanın ödenmesi gereken bedelleri olarak görülüyordu (Yumul, 2000, sf 46).

Medeni beden kavramı Norbert Elias’ın da tanımladığı gibi “davranış ve görünüşü açısından toplumdaki hâkim normlara uyan beden” olarak kurgulanmıştır; medeni olmayan, Elias’ın “biçimsiz” olarak adlandırdığı bedenler ise denetlenmesi, kontrol altına alınması zor, toplumsal ve ahlaki normlara, “doğru” davranış kurallarına uymadığı için “normal insan” kategorisi içine alınamayan ve de alınmayan, bu sebeple de “hayvani” olarak algılanan beden olarak ele alınmıştır (Yumul, 2000, sf. 38). Yani, bedenin medenileşmesi süreci sadece içsel bir süreç değil aynı zamanda “toplumsal” bir süreçtir diyebiliriz (Yumul, 2000, sf. 38). Beden, toplumsal normlar ve kurallar çerçevesinde rasyonelleştirilmeye; bir başka deyişle, dürtü ve duyguların bilinçli olarak kontrol altında tutulmaya çalışılır. Elias’ın medeni ve biçimsiz beden tanımlarında yaptığı ayrımında dikkat çeken bir şey de “bedensel işlevlerin artık doğanın ritmine bağımlı olma” fikrinin ortadan kalktığıdır; toplumsal olarak özel alana hapsedilir ve bu işlevlerin etrafında tabular oluşturulur (Yumul, 2000, sf. 38). Medeni beden, doğa/kültür kavram çifti arasındaki ikili karşıtlığın “kültür” kutbunda duran bedendir (Yumul, 2000, sf. 39). Bu beden şemasında önemli olan bir diğer nokta ise medeni bedenin daha yüksek idealler için anlık hazlardan vazgeçebilmesidir; bunu Freudyen perspektifte düşünecek olursak süper egonun ide baskın olduğu yorumunu yapabiliriz (Yumul, 2000, sf. 39). Hâlbuki Freud’un “psikanaliz teorisinde” psikolojik olarak sağlıklı bir birey tanımlanırken egonun bu iki uç arasındaki dengeleyici güç olduğu ve bu iki uçtan birinin ağır basması durumunda bireyin kişilik ve kimlik kavramlarında çatışmalar ortaya çıkacağı fikri öne sürülür. Bu fikri öne sürmemin sebebi bedenin kişinin kimliğinin bir parçası haline gelmesi, bu kimliğe uygun olarak bir “yeniden inşa” söz konusu olduğu ve bu yeniden inşa yapılırken hâkim normların, dolayısıyla süper egonun hâkimiyetinin, işin ne kadar derinine işlediği düşüncesinin temelini sağlamlaştırmaktı (Yumul, 2000, sf. 39).

Türkiye’de yukarıda bahsedilen yeniden inşa olayı en iyi “Siyah’ ve ‘Beyaz’ Türk’ler” arasında yapılan ayrımında gözlemlenebilir. Beyaz Türklük Batılılaşmış, şehirli, eğitimli, açık tenli ve de “bıyıksız” olarak kategorize edilir; siyah Türklük ise Doğululuğu, taşralığı, gem vurmamış güdüleri, esmerliği ve “bıyığı” çağrıştırır (Yumul, 2000, sf. 39). Sorunun temelinin bedenin bir proje olarak görülmesinde yattığından fiziksel farklılıklar bu ayrımda da ön plana çıktığını görürüz. Yumul’un makalesinde de beyan ettiği gibi “beyazlaşmak, aklaşmak, “ak”lanmak için “fiziksel sermaye” gereklidir; belirli bir fiziksel sermaye ile bu sermaye sahiplerinin belirli özellik ve değerleri taşıdığı fikri bağdaştırılır (2000, sf. 40). Hangi beden şekillerinin ve görünüşlerinin değerli olduğu güç atfedilen kesimler tarafından belirlendiğini anlamak çok da zor olmasa gerek. Türkiye’ye bakıldığında, daha öncede anlatıldığı gibi, “bıyık” adeta bir sembol haline gelir; bıyık kendilerini medenileşmiş bedenin taşıyıcıları olarak gören kentli, eğitimli, orta ve üst sınıflar tarafından dürtülerine gem vurulmamış “hayvani” erkekliğin sembolü olarak algılanıyor ve özellikle genç erkekler kendilerine böyle bir imaj istemediklerini vurguluyorlar (Yumul, 2000, sf 40). Bıyık, sanki Türk erkeğinin bedenini medenileştirmesinin önüne geçen bir temsilci halini alıyor.

Medenileşme sürecinde göze çarpan bir diğer önemli husus da bu medenileşme projesinin öznesinin “erkek” olarak gözükmesidir. Erkekler uzun zamandır “asıl ve iradenin” temsilcisi, kadınlar ise bu kapasitelerden yoksun, “güçsüzlüğü ve duygusallığı” ile öne çıkan, “birey-altı” bir varlık olarak kabul edildikleri için böyle bir projede de göz ardı edilirler (Yumul, 2000, sf. 41). Bu noktada “erkeklik idealinin çift yönlülüğü” önemlidir (Yumul, 2000, sf. 42). Resmi görüş ve söylemlerde “geleneksel erkeklik” kırsal kesim ve kadının ezilmesiyle bağdaştırılıyor, medeniyet eksikliği olarak düşünülüyor, fakat öte yandan popüler söylemde bu erkeklik değerleri idealize ediliyordu (Yumul, 2000, sf. 41). Geleneksel maskülen normlar yüzünden eksik bulunan erkekler “hanım evladı”, “çıtkırıldım”, “züppe” gibi sıfatlara tabii olurken, medenileşme yönünden eksik bulunan erkekler ise “ayı”, “eşek” gibi etiketlerle birlikte anılarak medenileşmiş beden kavramının dışına itilip hayvanileştiriliyorlardı (Yumul, 2000, sf. 41). Bu uyuşmazlık ve ikililiğin toplumda başta bahsettiğimiz bu seçkin kesimler tarafından kabul edildiğini hala görebiliyoruz.

Bu meseledeki bir diğer önemli konu ise “beden süslemesi” olayıdır. Medenileşme kavramında medeni beden “örtünmüş” beden olarak görülür; yani cinsellik uyandırmayan, utanç kaynağı örtülmüş bireyler medeni olarak görülür (Yumul, 2000, sf. 44). Beden süslemesi, aslında bizim kendimizi dünyaya nasıl sunmak istediğimizin göstergesidir. Burada yapılan “seçimler” öne çıkar; örneğin kozmetik, koku, aksesuar, saç, bıyık vb. öğeler kişilerin kendileri ve sosyal bedenleri arasındaki ilişkiye ait bir beden tekniğidir (Yumul, 2000, sf. 44). Batılı toplumlarda beden süslemesi genel olarak bireyselliğin dışa vurumu olarak ele alınırken, Batı-dışı toplumlarda grup kimliğinin bir parçası olarak yorumlanır.

Toparlamak gerekirse, Yumul’un makalesinin başlığının öne sürdüğü üzere bedenin bitmemiş bir proje olduğunu ve bu medenileşmenin Elias’ın da dediği gibi başlangıç ve bitiş noktası olmayan bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Sosyal bedenin inşası pek tahmin edilebileceği gibi hâkim normlar çerçevesinde oluşacaktır. Bu normlar ise kişinin davranış ve görünüşü üzerinde hâkimiyet kuracağı için birbirlerinden ayrı düşünmek pek doğru olmaz. Medeni bedenin toplumsallaşma, rasyonelleşme ve bireyselleşme süreçlerinden geçen beden olduğu üzerinde durmuştuk ve bunun ise bedeni ve bedenden gelen dürtüleri kontrol altına alarak sağlanabileceği fikrinin de en yaygın kullanılan yöntem olduğundan bahsettik. Fakat bu sürekli denetlenme ile birlikte gelen “tatminsizlik” ve “bıkkınlık” duygularını göz ardı etmemeliyiz (Yumul, 2000, sf. 47). Bir başka deyişle, bireyler sosyal bedenlerini ve dolayısıyla kimliklerini bu medeni beden kavramına uygun bir şekilde inşa ve yeniden inşa etmeleri onları hâkim normlara uygun bir hale getirerek toplumsallığa entegre etse de bunu belli bir bedel ödeyerek yaparlar.

KAYNAKÇA
Yumul, Arus. “Bitmemiş bir Proje Olarak Beden”, Toplum ve Bilim, Sayı: 84, 2000, pp. 37-50. (e-article)

Görsel:
http://4.bp.blogspot.com/-ZnNMSSwFNRQ/USIaP_URPfI/AAAAAAAABR0/bodUTxtXg-Y/s1600/ercan+portrehghg+copy.jpg


Önceki İçerikYeme-İçme Alışkanlıklarımız…
Sonraki İçerikFotoğraf adaleti yeniden kurar…
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin “Karşılaştırmalı Edebiyat” bölümünden 2017 yılında bölüm üçüncüsü olarak mezun oldu. Kendi bölümünün yanında aynı üniversitede “Psikoloji” bölümünde yan dalını tamamlayarak sertifikasını aldı. 2014 yılında Work and Travel programı kapsamında Amerika’ya giderek 4 ay New Jersey eyaletinde çalıştı. Edebiyatın ve psikolojinin yanı sıra sosyoloji, tarih, müzik, gezi, sağlık, teknoloji, kültür ve sanat, sinema ve tiyatro, moda ve güzellik gibi birçok alana ilgi duyar ve son gelişmeleri, yeni trendleri yakından takip eder. Gündemdeki olayları edebiyat kuramlarından ve psikolojideki teorilerden ilham alarak yorumlamayı sever ve kendi bakış açısını bildikleri ışığında diğer insanlara iyisiyle ve kötüsüyle anlatmaya çalışır. Eğer yazdıklarını, dünyaya bakışını benimser ve daha fazla bilgi edinmek isterseniz sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.