Seninle hayatı yeniden...

İçine attıklarında kocaman kulaçlarla sahilime yüz istiyorum. Dışına taşırdıklarından yüze yüze kurtul. Ellerimizin, hayır sadece parmak uçlarımızın birbirine zarifçe temas etmesi gibi hepsi. Karanlıktan ayrılıp bakışlarımızın birbirinde toplanması gibi aniden. Sözlerin ufalıp rüzgara kapıldığı, göğün temelinden sarsıldığı, renklerin karmakarışık, günlerin bir öncekinden çok daha hızlı ve biz beklemeye başlayınca ağır çekim ilerlediği…

Dağlar üstüme üstüme geliyor sen gittiğinde. Bulutlar son kapasitelerine kadar dolmuş da inatla boşaltmıyor içini. Atmosferin tüm nemi ciğerlerimin içinde. Bayılacak gibiyim.

Oysa apaydınlık sen döndüğünde. Kelimeler canlı, heyecanlı. İçimde balonlar şişiyor, konfetiler patlıyor, ama havai fişeklerden vazgeçmiştik. Çünkü köpekler korkuyor ve yine birçok kuş ölüyor. Ayak seslerini duyduğumda dünyanın en güzel şarkıları çalmaya başlıyor. Doğa tüm cüretkârlığıyla beni dışarı çağırıyor.  Pencerelerden kovduğum kuşlar kapıları çalıyor. Kediler hep ayakaltında. Çocuklar gibi bağırıyor iç seslerim. Isınıyor seninle kış günleri. Eriyor karlar. Gelincikler her zaman kırmızı. Ve babam çim biçme makinesini çıkarıyor. Annem bu raddeden sonra hep öfkelidir.

Nefes seslerine sokuluyorum. Bir atmosfer dolusu gazı tüketiyor, aramızdan geçenleri sayıyorum. Çünkü sakin sakin nefes alışların, heyecanla kalp atışların, capcanlı bakışların… Siliyor tüm kainatı. Güneş sönüyor. Ay karanlık. Gökler olanca yaygarayı koparıyor, faydasız.

Bakışlarından evren fışkırıyor. Yaşamayı arkamı kollamadan deniyorum. Sırtımı dönmeye korkmadan bir insana. Dağ gibi. Yüzlerce yıllık çınar gibi. Bulutlar gibi yağmura hazırlanan, damlalar hafiften ıslatan. Toprak kokusu gibi. Baharın ilk papatya açışı gibi.

Göğü ufukta, dağlara birleştiği noktada bırakıyoruz.

*

Görsel: https://pixabay.com/