SAVAŞMAK MI, BİR DAHA DÜŞÜN...

Savaşmak…

Bizlere hep bu öğretildi değil mi? Durup bir anlayıp, sonra yoluna devam etmek öğretilmedi. Karşımıza ne çıkarsa çıksın, hangi engel olursa olsun hep onunla mücadele etmek öğretildi. Ama bu bitiremediğimiz mücadelelerin, günün birinde bizi yorup tüketip nefessiz bırakabileceği kimse tarafından söylenmedi ya da söylendi ancak biz oralı olmadık; çünkü durmamanın daima bize rahatsızlık verene yönelik karşı saldırıların doğru olabileceğine inandık. Bu her alanda böyle, saldırmıyorum diyen yanılır. Burada saldırmak karşı tarafı incitmek anlamı taşımıyor; bizi etkileyen her neyse ona yönelik aşırı ve gücümüzün de üstünde ya da akıl dışı gereksiz tepkiler vermek, panik endişe duygularının bizi ele geçirmesiyle otomatik davranış ve düşünceler geliştirmek anlamı taşıyor. Yani kısacası, meydana gelen etkiyle nasıl başa çıkacağını bilemediğinden, en ilkel tepkiler olan savaşmak ya da kaçmak arasında dişine göre bir tercih yapıyor.

Tünelin sonunda ona göz kırpan ışığı fark etmesi, durmasına bağlıdır insanın. Durup sonra da sakinleşmesine. Başına gelen her neyse anlamaya çalışmasına ve durumu kabul etmesine. Başımıza her ne olumsuzluk gelirse gelsin bu hep böyledir. Durmadan, sakinleşemeyiz, sakinleşmeden de anlayamayız. Düşünün, çok öfkeliyken öfkemize neden olan üzerinde etraflıca farkındalık geliştirebilir miyiz? Dolayısıyla başımıza gelen ve bize iyi gelmeyen durumların her biri için de ani kararlar verip hemen bu durumundan kendimizi kurtarmaya çalışmak bizi tüketir ve içten içe ağrılar duymamıza neden olur. Çünkü ortada içselleştirilmemiş, hazmedilmemiş bir bilgi vardır. Bilgi eğer bizi seçmişse, anlaşılmak ister. Ve anlaşılana kadar da farklı senaryolarla kendini görünür kılar ve canımızı yakar. Tâ ki biz savaşmaktan ve kaçmaktan vazgeçene kadar. Sonuçta biz istediğimiz kadar savaşalım ya da arkamızı dönüp kaçalım, bilgi yine bildiğini okuyacaktır.

Peki nasıl sakinliğimizi koruyacağız ya da sakinleşeceğiz böyle durumlarda? İlk önce teslim olmalıyız ve o anda bilinçli nefes alıp vermeliyiz. Bilinçli ve yavaş… Sakinleştiğimizi hissettiğimiz anda zaten derinleşmeye yani duruma derinsel bir bakışla bakmaya hazırız demektir. Yalnız şuna dikkat etmek gerekir, insan görmek istediğini görmeye meyillidir. Buradaki derinsel bakış, bizim doğrularımızdan, inançlarımızdan bağımsız, bilginin bize anlatmak istediğine odaklanmak anlamı taşımalıdır. Korksak da endişelensek de bir kere temas ettik mi bilginin çekirdeğine, artık korku ve endişelerimiz de kendiliğinden sönecektir. Çünkü bize anlatılmak istenenle tanışmış ve onu kabul etmiş olacağız. İnsanın kabul ettiği şey, eskisi kadar kendisine zarar vermez, zamanla insan onu serbest bırakır ve o duygudan özgürleşir. Böylece panik de savaşlar da kaçışlar da korkular da söner gider.

Belki de insan, elinden gelenin fazlasını yapmaya çalışarak kendine kötülük ediyordur. Elinden geleni yapıp teslim olmak sanırım en doğru seçenek ve tabii ki bilginin varlığını kabul etmek. Unutmamak lâzım ki kabulsüzlüktür bütün savaşların nedeni ve bir savaş ilan ediyorsanız, o sizi yok etmeden asla bitmez…