Ruhun Aitselliği Sorunsalı

6
249

 

 Hepimiz hayatımızda en az bir kere “ya benim burada ne işim var?”, “neler oluyor şimdi?” gibi kendi kendimize sorgulamalarda bulunup, bulunduğumuz ortamı ya da insanları kendimize yabancı hissettiğimiz olmuştur. İşte burada ortaya çıkıyor ruhun aitselliği sorunsalı hani fiziken oradasınız ama ruhunuz bambaşka yerlerde. Ya da şey “bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla “ lafı işte.
  İlk olarak ruhun ne olduğunu açıklarsak TDK’ye göre ruh ” Dinlerin ve dinci felsefelerin insanda vücuttan ayrı bir varlık olarak kabul ettiği öz, tin, can kuşu” ; Teoloji’de “kişinin ilahîliğe iştirak eden, genellikle bedenin ölümünden sonra kişinin varlığını sürdüren kısmı” ; bana göre ise “huzuru arayan ama beladan da uzak duramayan ne idiğü belli olmayan şımarık bir şey”. Şımarık bir şey çünkü verdikçe istiyor en gözü tok insanın bile ruhunun istediği spesifik bir şey hep vardır. Gözlemlerime göre ruhun aitselliği sorunsalını yaşadığımız zamanlar daha çok kendinizi oralarda hayal etmeme ya da  kendinize o bulunduğunuz ortamı yakıştıramama durumunda ortaya çıkıyor. Yoksa arkadaş zoruyla dışarı çıktığınız bir günde oluşan “hay ben buraya neden geldim” tarzında bir düşünceye indirgenecek dek basit değil. Kendinizi daha bir boşlukta hissetme durumu. Bu durum bazen birkaç gün bazen ise aylarca sürebilir. Eğer bu sorunsal gereğinden fazla uzun sürerse, işin tehlikeli boyutları olabiliyor intihara meyillilik, ruhunuzu hissetme isteğiyle bile bile yanlış şeyler yapma daha çok bu dönemlerde ortaya çıkıyor bence. -Tabi ben psikolog, sosyolog ya da araştırmacı herhangi biri değilim bunların hepsi bence.-bazen saçma sapan boyutlara ulaştığı da oluyor örneğin 2005 yılında yaşanmış bir olayda, Romanyalı Pavel Mircea adında bir tutuklu cinayetten dolayı 20 yıl hapis yatıyor. Hapisten çıktıktan sonra ise, ruhsal bir boşluğa düştüğünü tahmin ediyorum, “sen beni yeteri dek korumadın, beni kötülüklerden uzak tutamadın” diyerek Tanrı’ya dava açıyor. Kiliseden de ibadet için yaptığı ne kadar harcama varsa ödemesini istiyor. Yani davacı Pavel Mircea, davalı Tanrı. Ney. Mahkeme “Tanrı’nın sıradan hukuk hükümlerine tabi olamayacağı” gerekçesiyle reddediyor falan filan.
 Pekii biz bu ruhun aitselliği sorunsalını yaşadığımız zamanlarda ne yapmalıyız? (Not: Bundan sonrası hayatta kalma bilgisi içerir.) İlk olarak eğer bulunduğunuz ortamdan ayrılma imkanınız varsa ayrılın. O sırada en sevdiğiniz insanla bile olsanız ayrılın, o ortamdan bir uzaklaşın, bir-iki nefes alın. Eğer böyle bir imkan söz konusu değilse sanata sığının. Hani derler ya müzik ruhun gıdasıdır diye bence yanlış. Bence sanat ruhun gıdasıdır. Sanatsal şeyler gerçekten ruhu besler müzik olsun, resim olsun, en kısasından bir şiir olsun, besler yani. Zamanında hepimiz yapmışızdır derste canımız sıkılıp kitabın orasına burasına saçma saçma şeyler karalama, bu bulmacada ki ünlülere kaş, bıyık çizmeler falan. Çiziyoruz sonuçta yahu, ufağından tefeğinden sanatımsı sanat. Neyse hadi diyelim ki sanata da sığanamadık, hadi diyelim ki Bulutsuzluk Özlemi açıp “sözlerimi geri alamam” a eşlik ederek de ruhumuzu çağıramadık. O zaman artık doğayı örnek alıp adaptasyon yapmaya çalışacağız. Bu adaptasyon süresince bir takım mutantlıklara sahip olacağız. Örneğin bakıpta görmeyeceğiz, duyupta dinlemeyeceğiz ya da Cem Yılmaz’ın dediği gibi beyni yok fikri var olacağız.

 Sonuç olarak efendim, ruhun aitselliği sorunsalı her insanın başına gelebilen, bazen kısa bazen uzun süren, çıkılması alengirli ama mümkün olan bir durumdur. Bu sorunsalı mümkünse hiç yaşamamanız dileğiyle. 

 Dip Not: Eğer bulduğunuz, bildiğiniz başka ruhun aitselliği sorunsalından çıkış yolunuz varsa paylaşmaktan çekinmeyin lütfen.



6 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.