Nil Kıyısı

2
1044
Nil

Saat ikiye çeyrek vardı. Öğlenin bunaltıcı sıcaklarından… Yazın kavuruculuğunda kendini yine o yeşil beyaz çizgili çadırı olan pastanenin köşesinde dikizleme yaparken bulmuştu. Üzerinde inceden beyaz çiçekli turuncu bir elbise ve pamuk beyazı otuz dört numara ayağını saran haki renkli bez terlikleri… İçten aldığı gürültülü nefesini dinliyor dinlerken düşünüyordu. Ne zaman gelecekti? Arada bir büyük lokma yemiş gibi yutkunarak sağını solunu ve arkasını kontrol ediyordu. Gözü hala tam karşıdaki terzi dükkanındaydı. Dükkanın kapısında… “Çık!”diye dualar ediyordu. Gözleri doluyordu arada onları siliyor kendini sıkarken burnundan sızmaya çalışan akıntıları genzine çekiyor sabırsızlık içinde bekliyordu. Pastanenin sabah silinmiş camından saate baktı. Saat ikiyi beş geçiyordu. Derin bir nefes daha aldıktan sonra gözlerini terziye çevirdi yeniden. Kırmızı eşarbının iki ucu açık uzun pardüse giyinmiş bir kadın belirdi gözlerinin hapsolduğu o kapıda. İşte der gibi açıldı kara gözleri. Kadını gördüğü anda gözlerinden aniden akanları durdurmadı tıpkı durduramadığı için koşmaya başlayan ayakları gibi. Terliklerinin ucuna kadar sürüklediği parmakları hızını alabilmek için terlikten fırlamışlar terliği ucuna kadar ulaşmışlardı. Sadece kendi adımlarıyla on beşadım olan karşısındaki caddeyi bir solukta geçip yanına ulaşmaktı derdi. Var gücü ile… Gözlerini ona kilitlemiş sadece koşuyordu. Sesler duymuyor, gözü kadının üzerinde netleniyor, etraf silikleşiyordu. Solundan gelen beyaz kamyonet bu ter döktüren kabustan onu uyandırmayı başarmıştı. Minicik avuçları çift kat örtündüğü battaniyeyi sıkmaktan sırılsıklam olmuşlardı. Ayakları buzda dans etmiş gibi titrek ve soğuklardı. Yatarken gözlerinden kulaklarına akan gözyaşları bu kez doğrulmasından dolayı yönlerini şaşırıp dudaklarına ilerliyorlardı. Yine aynı rüya… Yine aynı kadın... Gündüzleri kurduğu hayallerinin başkahramanı gecelerini işte böyle süslüyordu. Gerçek olmayacağını bildiği senaryoları vardı aklının en ücra köşelerinde. Yüzüne ulaşamadığı yalnızca kırmızı eşarbının hatırına kazındığı bu kadın elbette onu dünyaya getiren Şirin Hanımdan başkası değildi.  Ağladı. Ağladı… Hiç durmadan ağladı. Eli ile haykırmak için çırpınan ağzını susturarak ağladı. Çenesinde biriken bütün damlalara yenisini göndermek için ağladı. En çok da abla oluşuna ağladı. Kaderine ağladı. Bir karış etmez omuzundaki onca yüke ağladı. Sessizce ağladı, sesiz olmaya çalıştı. Her gecesine eşlik eden kimsesizliğine ağladı. Ağlamalıydı. Ağlaması gerekiyordu. Yarın dünden daha güçlü, bu geceden daha dinç olabilmesi için bütün gözyaşlarının tenindeki ve battaniyedeki malum yerlerini alması lazımdı. Bütün damlalar akıp yerine ulaşana kadar ağıtlar yaktı üşüyen bedeninde saklı olan koca kalbinden. Sonra yavaş yavaş uykusu onu avutur gibi yaptı. Uykuya aldandı annesiz Nil. Uyku onu kandırdı. Neyse ki gecenin üçünden sonra aynı rüyaya tekrar eriştiği hiç olmadı. Gözyaşlarının değdiği yerlerde onu üşütürken kurumaya başlayıp sabahına izsiz yok olmak derdindelerdi.

Çınlama gibi çalan, kulak patlatan aynı zamanda uykunun kıymetini anlatan meşhur alarm sesi duyuldu bu taş evin içinde yankıyla. Nil alarma uzanıp kapattı, sırf onu izleyen kendinden beş yaş minik kardeşini güldürmek için; esnedi, yatakta komik hallere girdi, ağzını yamulttu. Burnundan ve ağzından tuhaf sesler çıkarmaya başladı. Çünkü Yusuf her sabah alarmdan beş on dakika önce uyanır merdivenlerden tek başına inmesini babası yasakladığından ablasının başında ses çıkarmadan uyanma halini izlerdi. Sonra Nil gözleri kapalı bir halde doğruldu yataktan korkunç ve komik olmak için kastı kendini. Yusuf’tan çığlıklı kahkahalar yükseldi. Yusuf’a doğru gidip sarıldı onu öperken. Sonra “Sessiz olalım tatlım, babam biraz daha uyusun dedi, Yusuf’a. Uyandırma görevlisi alarmı eline aldı. Babası için yarım saat sonrasına ayarlardı. Yusuf’un Sol elini tuttu. Çünkü sağ eli merdiven korkuluğuna aitti. Önce elindeki kristal hissine kapılmamıza neden olduğu avucundan taşan saati babasının odasının kapısının önüne bıraktı. Ardından Yusuf’la Birlikte ahşap olduğundan dolayı gıcırdamayı meslek edinmiş merdivenleri Yusuf’un ritmine göre indiler. Yusuf ablasının elinden kaçıp gece salonun ortasında bıraktığı yerde duran mavi arabasına sarıldı. Onunla oynamak için parkelere uzandı. Nil taburesini alıp salondan bir basamak yukarda olan mutfağa girdi. Mutfağı salondan ayırmak için yeşil soluk renkli kalın bir perde kullanılmıştı. Perdeyi açtı Yusuf gözü önünde olsun istiyordu. Çünkü daha geçen hafta bu yaramaz, pencereden bir bisikletli görüp kapıyı açıp çıkmıştı peşinden. Neyse ki babası uyanmadan bulmuştu Nil onu sokağı dönmeden. Buzdolabını açtı yarısı dolu olan dolaptan her sabah için bölüştürdüğü gibi bu sabah da sıradaki poşeti aldı. İçinde; üç yumurta, bir domates, bir salatalık ve üç zeytin tanesi… Bir de geçen hafta komşularının tadımlık verdiği sucuğun yarısı bu poşetteydi. Bu sabah için gülümseme nedenini çoktan bulmuştu Nil. Hemen poşeti bıraktı tezgaha. Yerde duran ucu kırpılmış izlenimi veren halat ipi bağladı perdeye. Tabureyi tezgahayaklaştırıp ellerini yıkadı çoğu erimiş ve ikiye bölünmüş beyaz sabunla. Sonra annelik görevini beş yıldır yerine getirdiğini, bugün de Yusuf için uyandığını hatırladı. Dalar gibi oldu boş baharatlık takımına. Sonra kendine getirdi kendini.

Hemen dolaptan melamin tabakları indirdi. Yumurtayı haşlamak için çaydanlığın alt demliğini çıkardı su doldurdu içine sonra yumurtaları içine attı. Bir yandan çayı hazırlamaya koyuldu. Üst demliğe su doldurup içine de bir yemek kaşığı çay attı. Çayı yapmak için ocağı yaktı, babasının gece salonda bıraktığı çakmakla. Ses çıkarmamak için oldukça titiz davranıyordu. Arada Yusuf’a bakıyor salonda oluşunu onaylayan gözleri oh dercesine kırpılıyordu. Neredeyse babası kalkmak üzereydi. Nil çaydanlığı birleştirmek için yumurtaları hemen çinko kabın içine aldı. Yumurtaları kaynatan suyu tabureye çıkıp çağa döktü. Yeniden içine su doldurdu bu kez çayı demleyecekti. Fakat o da ne! Nil zaten çayı yapmıştı. Babası dün onu tembihlemişti oysa. Nil dalgınlığından unutmuştu sözlerini. Şimdi ocaktaki acıyan ve acıyarak kaynamaya çalışan demliğe baktı. Bugünün ağlama sebebine baktı… Sonra dökmeyi düşündü, yeniden yapmayı. Olmazdı artık. İkinci ağlama bahanesi doğardı. Vazgeçti. Ne yapayım der gibi başını sağ omzuna büktü, en çok kendiyle konuşan kız. Alarm sesi duyuldu yukardan Yusuf yattığı parkeden doğrularak ablasının gözlerinden olan kara gözleri ile baktı. Nil bedenin yarısı ağırlığındaki bu minik adamı iki kırlent eşliğinde yükselttiği sandalyesine oturttu. Doğramaktan çok ezilen domatesleri ve yarısı hala kabuklu olan dilimli salatalıkları melamin tabak içine aldı. Masaya yerleştirdi. Bardaklar çatallar hepsi hazırdı. Babasının gıcırdayan merdivenlere yaklaştığını belirten tıkırtılar duyuldu. Biraz heyecanlandığını hissetti. Yusuf’a belli etmemeye çalıştı. Gıcırdayan merdivenlerin bazen sesi artıyor bazen daha çok artıyordu. Nihayet bu cılız adam merdivenin son basamağında göründü. Nil’in gözlerinin aynı olan iri kara gözlerini yumrukları, uykudan açmaya çalıştı. Tepesi hafif dökülmeye başlayan saçlarına inat gür çıkmış yarısı beyaz sakalı vardı. Mülayim görüntüsünün ardında sakladığı bir öfke olduğu kesindi. Çünkü yürüyüşüne yansımıştı bu öfke. Masaya doğru kendini yöneltti sıska adam. “Günaydın babacığım” diyen Yusuf’a iniltili sesiyle “günaydın” dedi. Nil korkan sesine hakim olamadan dudaklarından çıkardı. “Babacığım, gün aydın olsun” dedi. Babası hiç oralı olmadı bile. Nankörlüğü üzerindeydi yine. “Bugün ne var çıkınında bohçacı” dedi öz kızına. Nil’e dokunmadı ama dokunsun istediği bu sözü. “sucuk vardı ben yanmasınlar diye yapmadım” dedi. Tezgaha baktı asabi olmaya direnen adam. Tezgahtaki ıslak poşetin içinde unutulmuş ve dilimlenmemiş yarım parmak sucuğu görünce sinirlendi. “doğramamışsın bile!” dedi. Elini kaldırdığı gibi geri indirdi dizinin üzerine. “ah nerden verdim bu yemini” dedi. Annesine, yani Nil ve Yusuf’un babaannesine yemin içeren sözü vardı. Onlara elini kaldırmayacaktı. Kaldırmıyordu da zaten. “kalk doğra şunu diz tavaya ben yaparım” dedi. Hemen babasının sözünü fiile döktü. Çaydanlığa eli gitmiyordu. Çünkü daha dün konuşmuşlardı ya nasıl unuturdu… seslendi yeniden bu aksi adam. “Çaydanlıkta çorba mı var Nil! Çaylarımızı koysana!” dedi. Nil duymamazlıktangeldi sucukları doğradı. İçi çelik olan derin tavayı çıkardı. Doğradığı sucuk dilimlerini içine attı avuçlarının ayasından bırakıp. Babasının kalkışı ile irkildi. “sen beni duymadın galiba!” dedi. Cılız vücudu Nil için oldukça büyüktü. Üzerindeki hırkasına yapıştı uçları kararmış parmaklarıyla. Nil’i salonun ortasına fırlattı. Yusuf kırlentleri devirerek sandalyeden düştü. Yusuf’un ensesine yapışan elleri aklına yatan ve çocukların psikolojilerini alt üst eden cezasıyla son bulacaktı kesin. Basamak çıkarak baktı hemen çaydanlığın içine. Masadan bardak alıp doldurdu kontrol için. Bulanık ve kirli görünen suyun soğukluğu öfkesini yükseltti bu alçak adamın. Yusuf’un boyuna erişmek için çömeldi, Yusuf’un ellerini avuçladı. “Şimdi ablanı dövmen için sana üç dakika veriyorum” dedi. Nil dudaklarını büzdü. Zaten yerde yatıyordu. Kardeşinden haftalardır tokatlar tekmeler yiyordu. El süremeyen babasına yalvardı. “sen vur baba! Nolur sen döv beni…” Nil’in yapışan sucuk kokan ellerini hızla atıp kurtardı bacaklarını. Sinirle baktı kızına. Yusuf’a döndü “hadi koçum!” dedi. Yusuf dudaklarını konuşturup kendini susturarak ablasından özür diledi. Eğdi Nil, zaten hiç kalkmayan başını. Yusuf babasına olan hırsıyla ablasına vurmaya başladı. Yerde Nil vücudu yere yakın Yusuf ve masada bu sahneden keyif alan yerin dibi mekanı olan bir baba. Çocukların çaresiz duyulan ağlayışları… Üç dakika acı içinde geçti. Babaları ta ki bitti dedikten sonra o an koştu Yusuf ablasına dokunduğu bütün şiddetini öpücükleriyle iyileştirmeye çalıştı. Ağlarken ıslanan dudakları Nil’in yanaklarına bulaştı bile çoktan. Sarıldılar. Babaları kendi karnını düşünürken onlar yürekleriyle koklaştılar…

Her gündüz her öğlen her akşam her dakika aynıydı bu taş kalpli evde. Ağlamanın üzerine toparlanmışlar Yusuf’u yukarı odasına bırakmış. Tembihlemişti. Babası evden çalıştığı pazar yerine gideli bir saat oluyordu. Nil’in ise saat dokuz buçukta dersi vardı. Kardeşinin alnından öpüp “camdan uzak dur, Allah’a emanetsin” dedikten sonra gıcırdayan merdivenleri hızla inişi duyuldu. Ocağı kontrol etti tabureyi Yusuf uzanamasın diye tezgaha kopup kapıyı kilitleyip okul için minibüs bekledi. Cebindeki paraya elini uzatmıştı durağa gitmeden ebette babası yarısına talip olmadan Nil’den almıştı bile. Neyse dedi içinden. Minibüsü beklemek için dizilmiş kalabalığa karıştı. Bugünde bir teyzenin kuzusu gibi davranmaya çalışmak zorundaydı. Yoksa öğlen karnını simitle doyuramazdı. Bir kadın gördü yaşça çok büyük. Hemen yapıştı dibine. Minibüse bindiler. Şoför paraları isteyince aynadan bakındı gördü Nil’i bağırdı göz göze geldiği teyzeye “yanındaki senin çocuğun mu” dedi. Kadın Nil’e baktı. Evet deyin, diyen gözlerine. Tanımam ben bu çocuğu diyen kadının sesi, insan gibi görünenlerle dolmuş bu minibüsü ani frenin durdurmasına sebep oldu. Nil’i Minibüs bir bayırın tepesinde bıraktı. Nil yürüyerek birkaç kere gittiği okul yolunda böyle bir sokak hatırlamıyordu. Ama ona hiç de yabancı gelmeyen bu sokağa bir kez daha uğramış olduğunu düşündü. Bayırdan aşağı doğru inmeye koyuldu. Kendini tam da nasıl geldiğini hatırlayamadığı o yeşil beyaz çizgili pastanenin yanında buldu. Kabusu Her gece ağlarken kendini bulduğu yatağında olduğunu düşündü. Gözlerini açtı, kapattı. Sürekli yineledi. Heyecanlandı. Sabah yaşadıklarını hatırladı. Bu bir rüya olamazdı. Mutluluk bıraktı korkudan eser kalmayan bedenini. Endişeliydi. Emin olmak için karşıya baktı. Karşıda terzi. O terzi. Öyleyse o kadın! O kadın da oradaydı. İçerdeydi. Pastanenin camından saate bakındı. Saat ona yirmi vardı. Terzinin kepenkleri de açıktı. Kabusunda gördüğü kıyafetleri yoktu üzerinde okulun forması, sırtında komşularının verdiği çantası vardı. Nil her seferinde koşarken geçtiği caddeden sonrasında uyandırıldığını da anımsadı. Sakin olması gerektiğini düşündü. Ellerini sıktı. Kendini sakinleştirmesini bildi her zamanki olgunluğunda. Yavaş adımlarla yürüdü. Fakat heyecandan ölmek üzereymiş gibi hissediyordu. Düşünceleri içinde yolun orta kaldırımına ulaşmıştı bile. Biraz daha kuvvetli aldığı nefesi onu dizginliyordu. Sağına baktı. Arabaların ötede kırmızı ışık beklediğini görünce bir solukta ulaştı terzinin olduğu sokağın köşesine. Adımları geri gidercesine küçülüyor. Arada soluklarına kapılıp duruyordu,sonra tekrar hareketleniyordu. Titreyen bedenini tam da o terzinin önünde buldu. Terzinin kapısını inceledi. Kara gözleri bütün kapı üstünde gezindiler. İçeri girmek için adımını basamağa yönetti. Yutkunuşları hoparlörden duyuluyor hissine kapıldı. Kendince bir “merhaba uzattı” bakıp görmeyen gözlerini dolaştırırken. İçerde iki kadın vardı. Dikiş makinelerinde bulunan örtülere oyaları sabitlemeye çalışıyorlardı. Makineler susmuştu Nil içeri girdiği anda. “Hoş geldin” dedi omzunda kırmızı eşarbı atılmış şekilde duran kadın. Gözleri yuvasından çıkacaktı Nil’in. Diğer kadının kahkahası ile kendine geldi avcuna sığacak büyüklükteki yüreği. Bu kahkahalı kadın Nil’e “aşık mı oldun Deniz ablana güzellik” dedi. “Deniz mi?” dedi Nil. “İsminiz şirin değil mi” dedi Nil dudaklarının büzülmesine engel olamayıp. Deniz “birine benzetti galiba” dedi çekip giden Nil’in arkasından. Nil içeri baktı yeniden donan aklını sarsmadan. İçerde bir fotoğraf gördü. Koştu yeniden girdi içeri. Kadınlar ayaklandılar bu kez sandalyelerini dizleri ile itip Nil’in yanına geldiler. Bir fotoğraf görmüştü Nil içerde. Titreyen parmaklarıyla tutmaya çalıştı. Fotoğrafta Nil vardı. Yanında bu yüzü görünmeyen hali ile Deniz. Deniz esmer, ela gözlerinin yüzünde çiçek gibi açtığı zayıftan orta boylu bir kızdı. Deniz Nil’e eğildi. “Tanıyor musun o kızı?” diye sordu. “Benim o!” Dedi ağlamaklı sesiyle. “A! Sen misin!” “Annen ne hoş kadındı” dedi. Nil bu cümleden sonrasına kapatmıştı kulaklarını. Deniz meğer annesinin öğrencisiymiş. Terzi olan annesinden öğrendikleri ve Şirin hanımın yıllar önce yaptığı yardımlar ile kendi işini kurmuş. Nil’in annesi çekmiş bu fotoğrafı. Meğer babasının annesi diye yıllardır Nil’e anlattığı fotoğraf hikayesi yalanmış. Meğer koynunda yılladır uyuttuğu fotoğraftaki kırmızı eşarplı kadın ela birDenizmiş.

Önünde duran bütün dağları alt etti. Hayatın önüne çelme olarak sunduklarının üzerinden atladı hep. Hep başardı. Yalnızca bir kadının yokluğu… Nili bu dünya adlı dertli deniz rıhtımına bırakıp giden kadının yok oluşu… Bir tek buydu çaresizliği. İsyandan korkan Allah’a sığınan minik yüreği dayanma gücünden güç buldu yine. Kendinden başka insan anlamazdı ki. Anlatamazdı bir türlü kabuk bağlayamayan yaralarını. Gözyaşlarına kavuştu düşüncelerinin ardından. Nil’i yalnız bırakmayan yalnızca onlar vardı. Gözyaşlarından doğan nehirde bugün de kıyısında dinmeyi bekledi. Kalbinin rüzgarına teslim oldu biraz. Biraz içlendi. Sakinleştirdi kendini avutmayı bilmeden avunan büyümemişliği ile… Yürümeye başladı. Onu bir yaş daha büyüten bu sokağa bakarak unutmaya çalıştı olanları. Düşündükçe adımları hızlandı. Tatil olsundu bugün okul. Yusuf ile derman bulsundu. Kaldığı yerden devam eden zamanı dinledi, çevredeki sesleri an itibari ile silerek. İki dakika kaldı yerinde. Rüzgarın kuruttuğu damlaları silmeye çalıştı titreyen parmaklarını kullanarak. Beyazından eser kalmayan ayakkabılarını sürterek yolunu tuttu, annesi olduğu taş kalıplı evin…

Nil Kıyısı


2 YORUMLAR

  1. Hikayeniz ismiyle meraklandırdı ve bir solukta okudum gerçekten güzeldi betimlemeleriniz çok hoş ve yerindeydi yaşanmış bir hikaye midir bilmem ama hikayeniz içime işledi.. yazar olarak sizi yine burada görmeyi beklerim
    saygılarımla.

    • Hayalimdendi bu olay örgüsü… Benliğinize ulaştığından haberdar olmak beni çok mutlu etti. Değerli ve güzel görüşünüz ayrıca teşvik eden manidar sözlerinize içten teşekkürlerimle…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.