NAZIM’IN DOKUNDUĞU KALEMLER

Nazım Hikmet Ran! Toplumcu gerçekçilerin usta kalemi mavi gözlü dev. Burada Nazım Hikmet’in özel hayatından değil de savunduğu yaşam tarzından ve dokunduğu insanlardan bahsetmek istiyorum.
Kimdir bu meşhur Nazım Hikmet? Nazım Hikmet benim için bir yakarışın, bir başkaldırının simgesidir. Başkaldırmak herkese nasip olmaz, herkesin cesareti bu denli uzayamaz. Biliriz ki düşünceler paylaştıkça çoğalır ve okundukça etkileşime uğrar. Yazılan her sözcük öbeği insanları teşvik eder. Kimi olumlu yöndedir kimi de olumsuz elbette.

Fakat kimdir bu Nazım Hikmet? Kimdir bu başkaldırı? Bir insan diline, dinine, düşüncesine veya da sübjektif herhangi bir hareketine göre ayrılmamalı ayrıştırılmamalıdır. Fakat bu bir yazarsa ve amacı toplumsa, uğraşı insanlıksa düşünceleri kıymetlidir.
Komünist şair Nazım Hikmet Ran! Nazım hep eşitliği savunurdu. İnsanın insana düşmanlığını, devletin devlete çıkarcılığını hazmedemezdi. Elinde silah yoktu kalem vardı. Ve bilmeliyiz ki kalem tüm savaş aletlerinden daha keskindir ve en iyi nişancıdan daha isabetlidir. Üstüne bir de kalemi tutan Nazım’sa işler değişirdi. Düşünce özgürlüğünü en iyi ifade etme şekliydi yazmak ve bunu ustaca kullanırdı. Düşünmek yasak değildi peki düşüncelerinden bahsetmek? Amacım ne siyaset yapmak ne de bir konuyu sonuna kadar savunmak, asıl amacım nazımın düşüncelerinden bahsetmek. Nazım bir yanardağ gibidir, patlamaya hazırdır düşünceleri. Susmaz ve susturulamaz. Ömrünün bir kısmını hapishane duvarlarında geçirmiştir. Fakat bu onu durdurmaya engel değildir. O hapishaneyi bir okula çevirmiş nice kalemlere düz çizgi olmuş yön vermiştir.

Necati, İzzet ve Orhan Kemal ile Bursa Cezaevi’nde kalmıştır. Orhan Kemal’in ağzından Nazım’ın gelişi işte şu şekilde anlatılır:

1940 senesi kışı idi. Dikkat edin 1940 dedim. O zaman harp çıktı, devam ediyordu. Fakat henüz yalnız batıda. Ben hapishane kaleminde evraklar ile uğraşıyordum. Amirim olan hapishane kâtibi postadan yeni gelmiş resmi evraka bakıyordu. “Ooo” dedi “gözün aydın üstadın geliyormuş.”
“Üstad da kim?” Hiçbir üstadım falan yoktu.
“Hadi hadi numara yapma, canım Nâzım Hikmet işte. Senin üstadın sayılmaz mı?”
İnanamadım. Elinde tuttuğu müzekkereyi uzattı; “14 Mayıs 1966 tarihinde bitecek olan ceza süresini doldurmak üzere tutuklu Nâzım Hikmet idarenizde bulunan cezaevine naklen gönderiliyor.”
Bana hapishane bahçesinde dikilmiş zambakların yeşil yaprakları üzerindeki karlar erimiş gibi, umumi afla serbest bırakılmışım cezamın bitmesine kadar olan yıllar birden tükenmiş gibi geldi. Herkes gibi ben de ona gıyaben hayrandım. Herkes gibi kendimi bilmeden onu seviyordum. Muazzam koca şair…
İdareden usulcacık çıktım. Hapishanede şiir yazan kendilerini şair sanan bizler üç kişiydik; Necati, İzzet ve ben. Fakat birincilik bende idi. Ne de olsa yazdıklarım basılıyordu. Koşmamak kendimi zor tutuyordum. Necati’nin koğuşuna gittim. Necati Nâzım’ı İstanbul Tevkifhanesinden tanıyordu.
Nâzım’ın geleceğini duyar duymaz Necati bir çocuk gibi ellerini çırpmaya sıçrayıp hoplamağa başladı.
“Yaşasın!”
Sonra da “Aman!” dedi, “Sakın ha şiirmiş soruymuş canını sıkmayın. Bundan hiç hoşlanmaz, pılısını pırtısını toplar başka koğuşa gider. İzzete de tembih et.”
İki saat geçmeden bütün hapishane öğrenmişti; Nâzım’ı getiriyorlar.
Aradan birkaç hafta geçti, yine böyle kurşuni sisli bir sabah evrak karıştırıp pencereden karla örtülü yeşil zambak yapraklarına yine bakarken Necati nefes nefese kaleme geldi: “Nâzım Hikmet’i az önce getirdiler!”
İyice hatırlıyorum, kalemimi elimden düşürdüm.
“Müdürün yanına soktular, ona senden bahsettim gel şimdi neredeyse avluya çıkaracaklar.”
Bunları nefesi kesilerek bağırıyordu. Elimi kaparak beni neredeyse çekmeğe başladı. O kadar heyecanlıydım ki başım dönüyordu. Onu; Benerci, Jökond, Bedrettin destanlarını yazan insanı, şimdi görecektim demek!
Kapı açıldı, gülümseyerek çıktı. Göz göze geldik. Mavi gözlerinde, gülümsemesinde tertemiz apaçık çocuksu bir şey vardı. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşünürmüş gibi durakladı sonra Necati’yi gördü. Ona doğru gitmek istedi fakat Necati Nâzım’a doğru koşarak beni takdim etti. Nâzım askerce topuklarını birleştirerek ve yüzüne ciddi bir ifade vermeye çalışarak kendini takdim etti:
“Ben Nâzım Hikmet!”
İşte karşılaşmamız böyle oldu, böylece talebesi oldum.
Ben de ona kendimden fazla inanıyordum.

Nazım Hikmet sadece bir şair değildi. O bir ressamdı da. İki önemli sanatı ustaca yapardı. Bursa Cezaevi’ne gelişi İzzet, Necati, Orhan Kemal gibi bir kişiyi daha heyecanlandırmış ve meraklandırmıştı. Başta Nazım’a yanaşmaya çekinilse de hapishaneyi okula çeviren lafta tehlikeli şairimiz ileriki dönemlerde mahkumların solan umutlarını yeşertecektir. Ünlü ressam İbrahim Balaban -o zamanlar kalemi zeytinyağına batırarak portreler çizen mahkum- da onun öğrencisi olacaktır.

İleri ki dönemlerde katil ve okumamış insanları birer sanatkar yapacaktır Hikmet. İbrahim Balaban dünya çapında ünlü bir ressam olurken, İsmail Başaran’ın didaktik bir şair olmasını sağlamıştır. Türk roman tarihinin olmazsa olmazı Orhan Kemal’e yön veren kişi de yine Nazım’dır. Başta şiir yazan Orhan Kemal’in  öykü ve romana yönelmesini bu alanda daha başarılı olacağını söyleyen de odur.
İleriki dönemde ise toplumcu gerçekçi şairlerin ilhamı ve saygıdan kusur eksik edilmediği şair olarak kalacaktır Hikmet. Ahmet Arif’in de çok sevdiği bir sanatçıdır o. O insanlığı cesaretlendirmiştir.

Fakat benim ince bir kırgınlığım vardır. Böyle bir şairin bir isteği olmuştur ölmeden önce. ‘’Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni ’’ diyen Nazım’ın mezarı şu anda Moskova’dadır.