Kırk beş yaşındaki son derece gösterişli bir görünüme sahip olan güzel kadın, dışarıdan bakıldığında diğer her kadının imreneceği bir hayata sahipti. Güçlüydü bir kere. Bu gücünü en başta henüz yirmili yaşlarındayken yaptığı evliliğinden alıyordu. Zenginliği rakamlara bile sığdırılamayacak, statü sahibi bir adama “evet” dediğinde tüm hayatı değişecekti. Zaten bu değişimi öngörerek bu birlikteliğe onay vermişti.

Bir bakıma, gerçekten de avantajlı ve mantıklı bir tercih yapmıştı. Zengin ve statü sahibi eşiyle, bir sürü ülke gezmişti. Kültürel açıdan gelişmenin kestirme yolunu bulmuş, keşfetmişti. İhtişamla dolu, güçlü bir kale inşa etmişti. Bu kaleyi, doğurduğu bebeklerle daha da sağlam bir hale getirmişti.

İstediği her şeye sahipti. Sahip olmayı arzuladığı ne varsa onundu. En pahalı markaların kıyafetlerini giyiniyor, en şık restaurantlarda karnını doyuruyordu. Kocaman kalesinin içinde hizmetini gören bir sürü insan vardı. Elini bir kez şıklatması isteklerinin kusursuzca yerine getirilmesi için yeterliydi.

Ancak, bu ışıltılı hayata rağmen içinde bir yerde sancıyan bir yer vardı. Derinlerinde duyduğu acının o da farkındaydı. Bu acının tek sebebi “yalnızlık”tı. Evet, yalnızdı; bu koskocaman, gösterişli kalenin içinde her şeye ve herkese yabancılaşmıştı. Çocukları bile ona yabancıydı. Bu durumun her ne kadar içten içe farkında olsa da reddetmeyi yeğliyordu. Bu sebeple, “nevrotik” nöbetler kaçınılmaz olmuştu. Ruhunu, güvensizlik, kaygı, huzursuzluk ve nefret gibi baş edilmesi güç olan duygular ele geçirmişti. Herkese saldırganca bir tutum sergiliyordu. Misal, insanları aşağılamaktan büyük bir keyif alıyordu.

Bunun böyle olacağı en başından belliydi. Çünkü, zenginlik ve statü uğruna yaptığı bu evlilikte büyük bir eksik vardı. “Sevgi” eksikti. Dolayısıyla, “samimiyet” ve “doğallık” gibi değerlerden uzak olan bu mantıklı anlaşmanın sonunda geçirdiği nevrotik nöbetler, aslında beklendik bir sonuçtu.

Evet, kalesi büyüktü. İçi de dışı da muhteşem bir albeniye sahipti. Bu kaleye dışardan bakan herkes içten içe özenebilirdi. Fakat, temelde “sevgi” olmayınca bu kale, kumdan yapılmış her kale gibi er ya da geç yıkılmaya mahkumdu.

Kaçınılmazdı; eninde sonunda büyük bir dalga gelecek ve bu kaleyi içindekilerle birlikte sürükleyip yok edecekti.