KENDİ İLE BEN

Elimi uzatıp gördüğüm, gözümü açıp dokunduğum, kaçmak isteyip de ayaksız kaldığım bu şehir…
Nerde duysam tanırım… Sensin değil mi?
İçimden çıkan sanrıların renkleri gibi bu şehir, içimden gibi ‘kendim’ gibi değil de ‘ben’ gibi.
Duyduğum sesler engel oluyor adsız parkelerde atacağım adımlara, ya da sanrılarım.
‘Kendim ile ‘Benim’ arasında geçen bir tartışma o koca şehirde yankılanıyor. Dev binaların arasından geçip lunaparka ulaşıyor. Dönme dolapla yükselip ufacık bir göze hapis oluyor, aniden. Ve kararsız.
Hamak ipi gibi sarılıyorum ‘kendime’,’ beni’ tutuyorum bir yerde. Kafamın üstünde ışıksız şehrimin kör gaz lambası. Parmak uçlarımda kopup geldiğim kaktüsümün toprağı. Arkamda ise ayaklarım.
Şimdi masadayım, yemek masasında tabağımda mürekkep, çatalımda mürekkep, bıçağımda mürekkep… Sanrılarım mürekkebe bulanmış, hamak ipi gibi. Yemek masası boş.
Dinlediğim tüm o mısralarda ki kokuyu alıyorum, yamacımdaki dağ üzerinde. Aklım odamdaki ütülü perdelerimde, gözüm ise havada, kıyımın kuşlarında.
Yalnız yaşadığım evimdeki bir çift göz, yatağımın altındaki çocukluğum, komodinimin üstündeki Ahmed Arif’im ‘kendi’ ile ‘ben’ arasındaki en büyük tartışma.
Işıksız şehrimin kör gaz lambasına şahitlik eder ‘kendi’, ‘ben’ ise bana yazılmayan rüzgârı benden esen mektuplara şahittir.