Her taraf, müthiş bir hızın etkisi altındaydı. Esen rüzgar o denli kuvvetliydi ki her şeyi süratle değiştiriyor ve dönüştürüyordu, zaman zaman acımasız bir hale gelerek muazzam bir fırtına koparıyor, etraftaki her şeyi ortalığa savuruyordu.

Herkes kendini herhangi bir amaca adamak zorundaydı.
Her şeyin “en”i makbul olanıydı.
En güzel veya en yakışıklı olmak kaçınılmaz bir arzuydu.
Okulun en başarılısı olmazsan, olmazdı.
Sözü en çok dinlenen ve en çok emreden sen değilsen, hayatta var olmak pek de bir anlam taşımıyordu.
Altındaki araba en pahalı olanlarından değilse, o arabaya binememek daha doğruydu.
Oturduğun ev minimalist zevklere göre dizayn edilmemişse, cemaatte saygın bir yer edinmen epeyce zordu.
Bir değil, iki değil, üç değil, en az dört dil bilmen gerekti.

Yaşadığın aşk bile dillere destan olmalıydı; hikayende peri masallarına dair unsurlar yoksa, o aşkın pek de bir değeri yoktu.
Hayatının en havalı anlarını sergilemek ise ayrı bir olaydı; en basitinden oturduğun lüks bir mekanın ambiyansını, elindeki şampanya bardağıyla sosyal medya platformlarında sahneye çıkarmak, bir nevi statü sahibi olmaktı.
Sakince oturup düşünmek, bazı zamanlar birkaç sayfa bir şeyler okumak ve kendince ister doğru ister yanlış olsun fikirler üretmek pek de popüler olan faaliyetler değildi. Bu tür uğraşlar artık yalnızca zaman kaybıydı. Bunlardan ziyade anı yaşayacaktın; o an, orda ne varsa onu elde edecek, anında tüketecektin. Aksisi, budalalıktan başka bir şey olamazdı.

Öyle çok fazla sevmeyecek ve önemsemeyecektin; zaten insanlara güvenilmemesi gerektiğini ana rahminden çıktığın ilk anda, isminden bile önce fısıldayacaklardı kulaklarına.
Kini ve nefreti, her zaman yanında taşıman gerektiği öğretilecekti; çünkü eğer vicdan sahibi biri olursan, böyle bir zamanda kaybedenlerden olman inkar edilemez bir gerçekti. İyi olmak, bu zamanın en zayıf halkalarından biri olmak demekti.
Sadece çıkarların doğrultusunda hareket etmek en iyisiydi; etrafındaki her şeye duyarsızlaşıp, bencil bir kimliğe bürünmedikçe dünyanın bin bir nimetinden biri bile senin olmazdı, olamazdı.

***

Demek bu yüzden;

“Kötü kader diye bir şey yoktur; 21. yüzyıl vardır. Ve bu yüzyıl, yavrucuğum; bir kelebeği bile intihar ettirebilir.” diye boş yere söylememiş Jose Saramago, “Filin Yolculuğu” isimli kitabında.

Rüzgarın bu denli hızlı estiği;
Herkesin çılgınlar gibi yalnızca tüketmeye odaklandığı;
Gücün, parayla, şanla, şöhretle ve en kötüsü de akılsızlıkla ve onursuzlukla eşdeğer görüldüğü;
Şiirlerin yazılamadığı;
Müziğin sustuğu bu çağda, nasıl dayanırdı minik kelebek bir gün daha yaşamaya?
Kendisi intiharı seçmemiş bile olsa, o narin kanatları acımasız ve bir o kadar da tehlikeli olan bu fırtınada kırılmaz mıydı zaten bir çırpıda?