Karanlık İstiklal Sokakları

0
509

Yürüyoruz. Sokaklarda yürüyoruz dostumla. Bana bir sigara uzatıyor, “no man, i’m good,” diyorum. yok abi, iyiyim ben. “Alright,” deyip ağzına sigarasını koyuyor ve yakıyor. Duraksıyor ve İstiklal’deki insanlar endişeye kapılıyor: neden durduk? Sigarasını yakmakta olan o adama kötü kötü bakıyorlar ve yanından geçip yürümeye devam ediyorlar; acele, ruhlarını kasvetle kavuruyor. Yürümeye devam ederken, “I only smoke, when I miss her lips,” diyorum. Yalnızca dudaklarını özlediğimde içiyorum. “Wow,” diyor. Bir şeyler yazmamı filan öneriyor. Gülümsüyorum, “maybe,” diyorum. Yazmam pek, kim bilir diyorum: yazmak da yalan, her şey de yalan. Korkunç insanlardan bahsetmeye başlıyoruz. Nereye oturuyoruz? O karanlık sokakların en uç yerlerinde, kimselerin bilmediği güzel ve “cozy” yani rahat ve sessiz sakin bir yere oturuyoruz. İngilizce konuştuğumuz için bizi kimsenin yadırgamadığı, yargılamadığı bir yere. Kırmızı şarap söylüyor, bense her zamanki gibi filtre kahve. Filtre koymayın, kafeini iyice çöksün içine, öyle acı olsun ki, şuracıkta öleyim diyorum, dinlemiyorlar. İşte şimdi, diyorum, bir sigara yakabilirim. Özledin demek? diyor. Kısık gözlerle, dumanın ardından ona bakıyorum ve başımı sallıyorum. Rezil olduğuma inandığım bir şekilde, birkaç sihir yapıyorum ona, ağzı açık donakalıyor: nasıl yaptın? Sonra sohbetimize devam ediyoruz ama ara sıra duraksayıp, “how did you do that?” demeye devam ediyor. O sihir de yalan. Her şey de yalan. Bat dünya bat. Tüm bunları içimden geçiriyorum ama; İngilizceye çeviremiyorum çünkü. “Lies. Magic lies. Human lies. Bullshit. Go down earth, go down.” Böyle şeyler söyleyip, kendimi kırmızı şarabını yudumlayan entel birine rezil etmeyeceğim kesin. Entel filan da değil aslında; rezil, aynı ben. Ara sıra gene de, bullshit, yani saçmalık, diyorum, hoşuna gidiyor, gülümsüyor. Kadınlardan konu açılıyor, sonra kapanmıyor. Kadınlar diyor, anlatmaya başlıyor, eline kartları almadan sihir yapıyor, anlatıyor da anlatıyor; ağzım açık seyrediyorum onu ve, “how?” demeden edemiyorum. Öyle de güzel anlatıyor ki, öyle de güzel irdeliyor ki, evde bırakmasaydım da şapkamı getirmiş olsaydım diyorum, ona çıkarır, sonra da atardım sokağa, kim kullanırsa kullansın.
Herkes dost, herkes arkadaş sanki. Masalardan insanlar kalkıp başka masalara sohbet etmek için gidiyorlar: bizim masaya gelen yok. Zaten bizim masaya gelen olmaz, olmamalı da. Masa dediğin böyle olmalı: yapayalnız, terk edilmiş ve iki adam, kadınlar hakkında konuşuyor olmalı. Ben ayağa kalkıyorum, sandalye taşta öyle gıcırdıyor ki, herkes bana bakmaya başlıyor, hatta tasmaya bağlı köpek bile bakıyor bir an bana: “En heybetli masa bizimkisi. En sahih masa bizim masa. En gerçek masa. Yalanın olmadığı en masa bizimki. Eni olarak bile en enli masa bizimki. Bizim masa sizin masalara bin basar. Tokatlar geçer. Sizin masalar, heyhat! Sizin masalar, yiyeceklerle donatılmış o masalar! Yalandan ibaret. Yalandan yiyormuş gibi yapıyor, yalandan gülüyorsunuz; yalandan yan masaya uğruyor, sanki onlar da umurunuzdaymış gibi yapıyorsunuz. Öyle yalan dolusunuz ki; biriniz bile merak etmedi nereden geldik, nereye gidiyoruz, neden İngilizce konuşuyoruz, yoksa hava mı atıyoruz, aranızdan bazı kızları tavlamaya mı çalışıyoruz yoksa Araplar burayı da mı keşfetti, soranınız olmadı. O halde ben burada daha fazla durmam!” diye bir tirad okuyorum, herkes geri yemeğine dönüyor, köpek havlamaya bile lâyık görmüyor. Garsonla göz göze geliyorum, “lavabo ne tarafta acaba,” diye lavaboya saklanıyorum. Orada gözyaşı dökmüyorum çünkü kim için, ne için dökeceğim o gözünü sevdiğimin gözyaşlarımı? Yok. Hesabı ödüyoruz ve çıkıp gidiyoruz. Sonrası karmaşık işte. Sonrası çok karışık. Buraları hatırlamıyorum. Yoksa filtre kahveye gerçekten filtre koymamış mıydı bu barista? Acaba, filtre kahveyle şarabın yerini mi değiştirmişti arkadaşım da, sarhoşluğumla kaybolmak üzere miydim karanlık sokaklarda? Kayboldum. Sağıma bakıyorum, “David?” diyorum, yok. Soluma baksam göreceğim, haberim yok. Soluma bakmıyorum. Sol, şerlidir derlerdi. Hep önce sağ ayakla girilir bir yere. Önce sağ ayakkabı giyilir. Yemek sağ elle yenilir. “Solla içme şu suyu!” Soldan uzak durduğum için, kalbimi de boş veriyorum. Aklımla hareket ediyorum ve kaybolduğum o gölgelerden çıkamıyorum. Nereye gittiğimi bilmiyorum ve Dünya’nın solundaki her şey soluklaşıyor, kaybolup gidiyor. Dünya yuvarlak olduğu için, solumdan yanaşıp sağıma kadar geliyor bu kasvetli sis ve her şeyi emiyor. Hissizleşen uzuvlarımla yürümeye çalışıyorum; başaramıyorum. Gözlerim görememeye başlıyor. El yordamıyla bir şeyler arıyorum, ne aradığımı bilmiyorum, belki David’i arıyorum, belki de Davut’u arıyorum. Hz. Davut çıkageliyor karanlıktan, “David?” diyorum, “vah vah, dinsiz imansız!” diyor ve gidiyor geri. Nasıl iş bu? Soluma neden bakmadım ben? Neden takılı kaldım toplumdaki, dini ve geleneksel bağlılığa? Oysa soluma baksaydım, David’i görmüş olacak, “I think… I think I’m dying…” diyecek, ona bundan öncesinde ölme anımda bana sorduğu 112’yi hatırlatacak, aramasını söyleyecek ve hastanede can verecektim. Hoş, şimdi de çok farklı olmayacak: ölüm. Ölümden kaçmanın daniskanın saçmalığının farkında mısınız? Farkındasınız: daniskanın saçmalığı. Ne değişirdi? Hiç değilse; soluma bakmış olacak, kalbimi orada bulacak, attığını görecek, ne için attığını, kim için attığını mors koduyla çözecek, amacımı bulacak, ait olmadığım o göğse dönecektim. Ait olmadığım, çünkü hiç kimse hiçbir şeye ait değil bu dünyada. Ölüm. Herkes, yalnız ve sadece ölüme ait. Ölüm de insana. Yalnızlık kaçınılmaz son. Korku her yeri kaplayacak. Mutluluğa eren ruhlarınızı çok şımartmayın; sonra kaldıramayacak düşüşü, hayır. Ah! Dilerim düşmez de asla mutlu, umutlu ruhlarınız bu karanlık İstiklal Caddesi sokaklarına. Benimki gibi. Kayıp ve üşür sonra. Soluma baksaydım, kalbimi dinleseydim: bir uzun, iki kısa atış. İki kısa, bir uzun atış. Bir uzun, bir kısa, iki uzun atış. İki uzun, bir kısa atış. Son olarak yine iki kısa ve bir uzun atış. Ama çok geç. Çok geç. Bakmadım. Bakamadım. Sola bakmak günahtı çünkü. Sağda hayır, solda şer vardı… Kalbim: şerle kaplıydı. Günahkâr, acınasıydı. Her şey. Her şey karanlıktı. Şerden uzak durmalıydı, duramadı. Hayra ise koşamadı. Şimdi, ufacık bir mezara zor zar sığdı, melekler sordu, şerden uzak durabildin mi diye, cevaplayamadı, gözlerini kaçırdı, utandı, utanmadı; korktu, ürktü, titredi ve yine, yine her zamanki gibi, koca bir yalnızdı: yapayalnızdı.

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.