KAFA

 

Duygu, hanım hanımcık, neşeli ve iyimser biri değildir. Bir genç kızın yaşadığı topluma uyum sağlaması için gereken şeylerin birçoğuna sahip de değildir. Üstelik hayatında çok büyük bir diğer sorun baş göstermektedir.

”Aynaya bakmaya devam ettim. Anlayamıyordum. Benim kafam mı büyümüş?… Yok daha neler?”

Kafası sürekli olarak büyüyen Duygu, bunu pek de kafaya takmayacaktır. Zaten modern tıp çaresizdir. Zaten tanıdığı herkes bir şekilde çaresizdir. Bitirilmesi gereken okullar, varılması gereken kocalar ve fethedilmesi gereken kariyerler, Duygu’nun sığındığı fantezi dünyasında birer oyuna dönüşmek üzere sıraya dizilmiştir.

”Oradan çıktığımda, ilk kat boyasını yaptıktan sonra çay molası vermek mecburiyetinde hissettiğiniz bir duvar gibiydim. Halısız zeminde karşıma oturup, höpürdeterek içmek zorundaydınız o çayı. Ağzınız için keyifli ama başka kulaklar için rahatsız edici o sesler bana çarpıp çayınıza geri dönmeliydi o anda.”

Duygu, aile, üniversite, kadın olmak, evlilik, para, hastalık, sağlık ve yetişkinliğin sıkıcılığı karşısında verdiği mücadele ile okurlara ”keşke” sözcüğünü nasıl öldürebileceklerini gösteriyor.

”Kahve içmeden uyanamam da ne oluyor? Mesnetsiz kadın! Tıynetsiz, terbiyesiz!” dedim. ”Kahve senin kültüründe bile yok, sen kendini ne sanıyorsun?”

Sıradanlık ile arasına süper güçlerden bir bariyer çeken bu koca kafanın öyküsünü okuduktan sonra ağzınızdan şu sözcükler dökülecek: ”Sürreel olduğu kadar gerçeği de yansıtan bu müthiş macerayı okurken tek kelimeyle sürüklendim!

Bunun devamı yok mu?”

Arka tanıtım yazısını hazırlayan arkadaş her kim ise sanırım geleceği görebiliyor, kitabı bitirdiğimde aynı kelimeler ile olmasa da benzer duygularla tam olarak bu tepkiyi verdim ve diğer serileri incelemeye başladım. Okyanus yayınlarından çıkan ”Üç Günlük Dünya Edebiyatı” serisinin dokuz numaralı eseri olan” Kafa”, bir manifesto ile başlar evet doğru okudunuz, bir manifesto..İlk gördüğümde hadi ama şaka mı dedim ve yaklaşık otuz saniye düşündüm açıkcası. Hatta ilk aklıma gelen ve tüylerimi diken diken eden şey; çok sevgili edebi akımların bazılarında yayınlanan sınava hazırlandığımız dönemlerimizde sadece yazana değil, yedi sülalesine bile selam ettiğimiz kıymetli edebi akım sanatçılarımız aklıma geldi ve korkmadım desem yalan olur, hatta biraz da eleştirmedim desem yalan olur. Sonuçta hayaller Yeni Zelanda, hayatlar Manisa olan bir edebiyat dünyasının eserlerini zorla okuyarak öğreniyoruz, evet dikkat çektiğim konu bu; zorla okutmak ve anlaşılmamak sonrasında ise bir ömür boyu ön yargı ile her  bir edebi akıma yaklaşmak. Herneyse konuyu daha fazla dağıtmadan devam edeyim, ön sözde yayınlanan manifesto gerçek bir başkaldırı bana göre sanırım en çok da bu yanını sevdim. Burada sizlerle paylaşmak isterim fakat oldukça uzun ve açıkcası kitabı açıp okumanızı tercih ederim. Başlangıcı manifesto ile olan sonu ise nasıl yani böyle mi bitti diyerek kapağını kapattığım bu eser, bugüne kadar okuduğum nadir ilginç kitaplar arasında ilk beşe girer sanırım. İlk defa bütün ön yargılarımı bir kenara bırakıpta sonunu tahmin etmediğim, mantık aramadığım, sadece tam anlamıyla okuduğum bu kitap aslında çok içten ve çok hayatın içinden yazılmış, günün büyük bölümünde farkına vardığımız ama asla çaktırmadığımız yada çekindiğimiz bir çok duyguyu samimi bir biçimde ortaya koyuyor. Verilen en büyük mesaj ise bana göre; kimse aptal değil herkes herkesin ne olduğunun farkında ama işimize gelmiyor orası ayrı.. en azından benim kendimce anladığım bu. Hayatı çokda kasmadan, çokda kendimizi yıpratmadan, takmadan, saçlarımızı beyazlatmadan, fazlası ile nasıl yaşanır onu öğreten bir kitap. Aslında düşününce çok da mantıklı, biz ne yapıyoruz? Dünya biz olsak da olmasak da dönüyor, üzülsek de dönüyor, sevinsek de dönüyor, düşünsek de dönüyor, kısacası herşeyi çok fazla takmak çok da iyi bir şey değil, kitap bunun üzerinde de duruyor. Hayat-memat meselesi dediğimiz olayların aslında bizim kuruntularımızdan başka bir şey olmadığını gözler önüne seriyor. Ne olmuş başarısızsam, ne olmuş çirkinsem, ne olmuş depresyondaysam, ne olmuş fakirsem, ne olmuş zenginsem, ne olmuş aşıksam, ne olmuş boşanmışsam, ne olmuş terk edilmişsem, ne olmuş kaybetmişsem.. Size soruyorum gerçekten ne olmuş? Verilebilecek cevap basit;hiçbir şey olmamış, yaşamaya devam ediyoruz işte. Her gün daha da toparlanarak iyileşerek hem de. Çevrenizin samimiyetsizliğinden sıkılmışsanız, sözde erdem timsali insanların sahte yanılsamalarından usanmışsanız, ben senin yaşındayken üç tane çocuğum vardı senin ise aklın beş karış havada diyenler varsa çevrenizde, hayta herif senin yaşındayken koskoca dükkanı tek başıma çeviriyordum diyenler varsa, aaa yine mi bölüm değiştirdin seninde ne yaptığın belli değil be çocuğum diyenler varsa, git bir doktora görün sen normal değilsin diyenler varsa, vah vah pekde gençmiş yazık olmuş diyenler varsa… ve siz hepsinden bıkmışsanız bu kitap ufak bir mola için paha biçilmez bir eser. Keyifli okumalar, unutmayın Üç Günlük Dünya çokda şeeyyy etmeyin…

Nihilist olduğunu iddia eden bir sinektim ben.

Karasinek.

Küçüktüm ve mide bulandırmaktan vazgeçmek zor değildi.

Hem belki, nihilizmi cümle içinde kullanmak da havalı olurdu.

Lakin biriniz de çıkıp;”Tamam da” demediniz;

”Sen olayı komple yanlış anlamışsın.”

Söylemediniz.

Ulan ne adamsınız. (Sayfa:11)