Uzun zamandır dinmek bilmeyen bir acı çekiyordu. Güne her başladığında, yüreğinin biraz daha sıkıştığını hissediyordu. Bu sancılı durumun tek sorumlusu kendisiydi. Uzun zamandır birçok şeyi unutmuştu. Unuttuklarının en başında da gökyüzüne bakmak geliyordu. Sonsuz maviliği içine çekmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki… Dolayısıyla, kuşları da görememişti. Onların özgürce kanat çırpışlarına tanıklık edememiş, sevecen cıvıltılarına sağır olmuştu. Bu sağırlık, onu gri bir belirsizliğin içine hapsederek muazzam bir tutsaklığa doğru sürüklemişti.

Çünkü, korkmuştu. Risk almaya, başkaldırmaya, ürkmeden herhangi bir olmazın karşısında durmaya korkmuştu. Yolun bitiminde birçok şey iyi de kötü de olabilirdi. Bu noktada bizimki, bir şeylerin olumsuzluğunu göze alamamıştı. Bu nedenle, kafasını gökyüzüne kaldırdığı vakit, güneşin kendisini kör edeceğini düşünecek kadar zavallı bir hale gelmişti. Bir şeyler, birileri ona kör olmayacağına istinaden garanti vermeliydi. Kendini güvenli bir limanda hissetmeliydi.

Fakat, hayat böyle bir şey değildi. Garantörleri ve korkakları sevmezdi. Sadece zaman zaman sever gibi yapar, özellikle de bu tip korkakları nasıl aldatacağını çok iyi bilirdi. Onları birkaç göz kamaştırıcı sahte armağanla acınası bir illüzyona mahkum ederdi. Bu illüzyonun tatlı cicim ayları çabucak geçer ve yerini şiddetli bir sancıya bırakırdı.

***

Halbuki hayatın talep ettikleri belliydi. En başta kendisine gururla bakabilecek, ışıl ışıl gözler isterdi. Bu onurlu bakışlara da ancak ve ancak korkusuz yürekleri taşıyanlar sahip olabilirdi. Gerektiğinde, alınması lazım gelmiş riskleri alabilenler, hayat tarafından mutlaka ödüllendirilirlerdi. Öğrenilmiş tüm çaresizlikleri ellerinin tersiyle bir kenara itip, içlerindeki umut ışığını sonsuza dek söndürmemeye ant içmişler, yaşamın kirli sahteliklerinden uzak kalabilirlerdi.

Hayat, illa ki korurdu… Cesurca yerinden kalkıp, hareket edenleri bir şekilde bağrına basardı. Böyleleri dara düşse bile hayat yolun sonunda, onlara hiç ummadıkları bir anda hiç ummadıkları güzellikleri sunardı. Güvenli limanlarda, havalı gemilere binip sığ sularda dolaşmak varken, ucu bucağı belirsiz, derin denizlerde çırpınmayı göze almışlara, paha biçilemez hediyeleri verirdi.

İşte o tüm bunları göz ardı etmişti; belki de hiç öğrenememiş, farkına bile varamamıştı. Bu yüzden, acı içinde kıvranıyordu. Sahip olduğu hiçbir şey bu acıyı dindiremiyordu; ne boynundaki kolye, ne içinde oturduğu daire, ne de kullandığı otomobil… Sosyal medya hesaplarından paylaştığı hiçbir görüntü de bu ağrıya merhem olamıyordu. Şatafatlı restaurantlardan yaptığı her yer bildiriminde, acısı biraz daha katlanılmaz bir seviyeye geliyordu.

Çünkü, tüm bunlar birer illüzyondu. Gerçeklik, gökyüzündeydi. O, gökyüzüne bakmayı unutmuştu. Ne yazık ki, yaptığı en büyük hata, illüzyonlara kanmak olmuştu.