Fotoğraf adaleti yeniden kurar…

0
178

Günlük yaşantımızda sürekli olarak; “Sevdiğin işi yapmalısın!” şeklinde tavsiyeler alıyorsak ve en önemlisi bu tavsiyeyi kendi kendimize veriyorsak, şuan durduğumuz noktanın kesinlikle yanlış olduğunu söyleyebilirim. Peki, açıkça ortada olan yanlışı,düzeltmeme inadı nedendir? Aslında soruyu tam olarak sormak istediğim haliyle sorayım. Yaşadığımız toplumun takdirini toplamak mı yoksa sevdiğiniz işi yapmak mı?

Böyle sıradan bir konu için, sorduğum sıradan sorunun sebebi; toplumun başarı kriterlerinin, canımı fazlasıyla sıkmasıdır. Örnek gösterilen insanların profiline baktığınızda ya çok iyi bir maaşa sahiptir, ya da ulaşılması zor görünen meslekten birini yapıyordur. Sinemada, Müzikte, Tiyatroda, Edebiyatta başarılı olan insanların başarılarını insanlara örnek göstermekten neden bu kadar çok korkuyoruz. İnsanların, gerçekten mutlu olabileceği alanlara yönelmelerine katkı sağlamadan, sevdiğin işi yapmalısın tavsiyesini vermek, kocaman bir çelişki değil midir?

Sorulması gereken ve cevaplanması gereken bir sürü soru varken hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmeyin. Koca bir yılı arkada bıraktığımız, yeni başlangıçlar için gün saydığımız şu zamanlarda, kendinizle yüzleşin.

İşte bu noktada, yaptığı çalışmaları hayranlıkta takip ettiğim, severek yaptığı işte başarıdan başarıya koşan Wim Wenders’in kaleme aldığı kısa bir yazıyı paylaşmak istedim.

“Bir film çektiğinizde her zaman birçok insanla uğraşırsınız. Kameranızın önünde her zaman oyuncular olur.Anlatacağınız bir hikaye vardır. Uymanız gereken bir program vardır. Kısıtlı bir bütçeniz olur. Seyahat ettiğimde ve fotoğraf çektiğimde farklı bir ritmim vardır. Aniden, ufuk, gökyüzü, binalar, ağaçlar ve çevredeki her şey önem kazanır. Ah, evet, insanlar da, fakat onlar çevreleri içinde buharlaşırlar.

Fotoğraf adaleti yeniden kurar: Manzara artık sadece hikayenin içinde geçtiği arkaplan değildir.Filmlerde, manzaraların ve mekanların gittikçe artan bir şekilde oyun dışı bırakıldıklarını hissediyorum.Televizyon üslubuna, odaklanmamış arkaplanlara karşı yakın çekimlerin hakimiyetine kurban oldular. Bir filmde, belirli bir çerçeve içinde olmayan her şey gene de vardır.Bir sonraki kesmede ya da kamera bir yandan öbür yana dönmeye başladığında görülür hale gelebilir. Bir fotoğrafta, çerçeveniz dışındaki her şey sonsuza dek dışlanmış olarak kalır.

Belki bu benim sürekli şeyleri merkeze almaya çalışmamın nedenidir; böylece şeyler azami düzeyde bir güvenlik alanına sahip olurlar.Bir fotoğraf çekmek, bir odanın dışına, dışarıdaki dünyaya pencereden bakmak gibidir.Fakat pencereye daha fazla yaklaşamazsınız, tüm gördüğünüz dünyanın pencereyle çerçevelenen kısmıdır.Bir filimde, pencereye kadar gidebilir ve oturduğunuz yerden görmediğiniz her şeyi görebilirsiniz.

Bir fotoğraf çekerken, itimat edebileceğim bir çerçeve bulamazsam ve bu yüzden kendimi kaybedersem, ya da eğer bir merkez, ya da ufuk çizgisi ile onun şeklini verdiği manzara arasında bir denge yoksa, ya da çizgilerin ya da renklerin ahengini göremezsem, tüm tecrübe anlamsız hale gelir- resim boş kalır. Doğru, fotoğraflarımda çok insan yoktur, fakat her zaman, bir gün artık orada olmayacak, insanların arkalarında bıraktıkları ya da biz konuşurken ortadan kaybolabilecek bir şeyler vardır. Kaybolan her şey beni cezbediyor. Fotoğraflarıma bakarsanız, insanları kasten onların dışında bırakmaya gayret ettiğimi düşünebilirsiniz. Fakat tam tersine, çoğunlukla beyhude yere birinin yaklaşmasını beklerim. Son kertede, manzaraların tamamen bizim varlığımızla etkilenmemiş olduklarını görebilirsiniz. Evlerimiz, asfaltımız ve arabalarımız bile kalıcı bir etki bırakmaz.                                                                                                            Los Angeles, Ocak 1997″

Bir gün bitecek olanlar için mutsuz olmayın… Yapmayı sevdiğiniz olayların peşinden gidin…

 

 

 



CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.