Eski Bahçe Eski Sevgi

0
194

ve Tezer Özlü:Eski Bahçe Eski Sevgi

“Tezer Özlü’nün ilk kitabı Eski Bahçe, yazarın 1963 yılından sonra dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşturularak 1978 yılında yayımlanmış olup 1986 yılında yazarın ölümünden sonra bu ilk kitap daha sonra yazdığı öykülerle birlikte ‘Eski Bahçe – Eski (1987)’ adıyla yeniden basılmıştır.
Tercihen ben bir yazıyı ele alacağımız zaman yazarın öteki yazınlarından yada hayatından ayrı değerlendirilebilineceğini düşünmediğimden Eski bahçe Eski sevgiyi de Tezer Özlüden, ve Tezer Özlüyü de Eski Bahçe Eski Sevgiden ayırma taraftarı değilim.

Peki kimdir bu türk yazınının prensesi şeklinde anılan ?

Tezer özlünün ailesi, 1945 yılında izmir‟in Ödemiş ilçesine taşınmıştır. Sezer ve Tezer, dünyanın sonunun nerede olduğunu ve yolların sonunun nereye kadar gittiğini merak ettikleri için Ödemiş‟ten kentin dışarılarına yürürler. Dört bin nüfuslu bir kasabadan, henüz altı yaşındayken dünyaya bakmayı öğrenen Tezer Özlü‟nün pek çok anlatısında yer alan “gitmek” izleği, çocukluk dönemindeki bu deneyimine dayanır.
Kim olduğunu ararken asla kendini kazımaktan çekinmedi.Ömrü boyunca hesaplaştı. Toplumla ölümle yaşamla insanlarla ama en çok kendiyle.Hiçbir yurdu olmadı, hiçbir eşyayı, hiç kimseyi sahiplenmedi ve kimsenin olmadı.İnsan aklından çıkan bir düzeni asla kabul etmedi insan aklını referans alan akıl sağlığı ile ilgili normları bile iplemedi.

Eski Bahçe Eski Sevgi
1968’de yönetmen Erden Kıral ile evlenen Özlü 1973’te kızını kucağına aldı. Deniz Gezmiş’e duyduğu sevgiden ötürü bebeğinin adını Deniz koydu. Kıral ve Özlü boşandıklarında Deniz 10 yaşındaydı. Annesi ve babası boşandığı için 6 ay onlarla konuşmadı.

gene gitmek, gene gelmek

1953 yılında annesi ile birlikte istanbul‟daki babası, ablası ve babaannesinin yanına gelir ileride “Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni…” diyecektir.Kendisinden bir yıl önce İstanbul‟a gelen ablası Sezer, kent yaşamına alışmışken Tezer Özlü‟nün aklı taşra bahçelerinin meyve ağaçlarındadır.
Tezer Özlü, üyesi olduğu küçük burjuva aileden bir kurtuluş yolu arar.Ve yine“Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim. On bir yaşındaki, bir Türk küçük burjuva ailesinin çocuğunun, yirmi yaşına dek okumak için gönderildiği İstanbul kentindeki çeşitli yabancı okullardan biri olan Avusturya okulunda karşılaştığı Batı kültür ve eğitiminin yarattığı şoku” diyecektir ileride.

Ağabeyi ve ablasının edebiyata olan ilgisi nedeniyle çocukluk yıllarında edebiyatla ilgilenmeye başlar ve gerçek dünyasının edebiyat dünyası olduğuna karar verir Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Gogol, Steinbeck, Hemingway, Lagerlöf, Camus, Rilke, Hölderlin, Goethe, Schiller gibi yazarları ortaokul yıllarında okumuştur.

Ferit Edgü “Tezer Özlü için” isimli şiirinde şöyle diyor: “Yazmak için yaşayanlardan değildi / , yaşayabilmek için yazanlardandı.”

Tezer Özlü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazısında şöyle der: “… kanımca yazı yazmak coşku, hafifçe melankoli, taşkınlık gibi psikolojik bir semptomdur. İnsan yazarlık hastalığını -az yazsa da- sürekli olarak içinde taşır. Ben, bu hastalığa dayanamayacak hâle gelince, neredeyse psikoza girecek duruma geldiğimde yazabilen bir hastayım.”

Peki ya dayanılmaz olan neydi ?

ve sonra da şunları söylüyor: “Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bu, bir kez bu zavallılıktan sıyrılmaya görsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazılır ya da kendi kendine kanıtlamak için. Çünkü insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalımı yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olabilmeyi edebiyatla öğrendim.”

Eski Bahçe Eski Sevgi  ‘’Mutfakta çay içerken pencereyi kapatıyorum.Dışarıdan kurşun atılsa bizi hedef alması güçleşir’’

diyen bu kadının bu denli dünyanın acısıyla başka türlü yüzleşmesi düşünülemezdi zannımca zaten. Camus’un dediği gibi en mutlak felsefe sorusu bu yaşamın yaşanmaya değip değmeyeceği sorusuysa bu soruyu kendinde her gün sormaktan yılmamış bir nefer vardır karşımızda

Tezer Özlünün’nün 1968 yılında yazdığı ve yaşamına intihar ederek son veren Can İren’e ithaf ettiği öyküden de anlarız bunu;

“gabuzzi”, bir yabancılaştırma cümlesiyle başlar: “öyküme gabuzzi adını veriyorum” cümlesi, anlatılanların kurmaca olduğunun göstergesidir. öykü anlatıcısı, gabuzzi’nin kim ya da ne olduğunu, onu tanıyıp tanımadığını, gabuzzi’nin kendisine neyi anımsattığını bilmemektedir.

öykünün yazıldığı dönemlerde manik-depresif olduğu söylenen Özlü’nün bu öyküsündeki anlatıcı “manik-depresifler kendilerini değil bir başkasını öldürürler.” der bizlere adeta.

“ki ben hep gencim
hiç ölmeyeceğim
ölüme ölmemekle karşı çıkıyorum
ölmemek de bir çeşit ölüm mü?
artık sözcüklere inanmıyorum
sözcükler yanıltıyor beni.”

yazarın öykülerinin çoğunda görülen ölüm korkusu teması bu öyküde de kendini gösterir. anlatıcı, ölüme ölmemekle karşı çıktığını söyler.

Tezer Özlünün Tarzı:Eski Bahçe Eski Sevgi

Tezer Özlünün eserlerinde anlatıcı ve anlatılan Tezer Özlünün ‘ben’ i dir. bu bağlamda anlatım biçimleri olarak bilinç akışı ve monologları kullanmasına bakarsak eserlerinde varoluşsal bir izlek olduğunu sezeriz.
Leyla Erbil onun eserleri için “Öz yaşam anlatı…” der.

Her ne kadar varoluşuluk ile ilgilenmiş ve absürdizm akımının önünü çekmiş de olsa kendisini asla varoluşçu yada absürdist olarak tanımlamayan Albert Camusun kanımca müteşekkir olmamız gereken denemesi olan sisifos söyleninde (the myth sisyphus) geçen uyumsuzun sarf edebileceği bu cümleleri sarf eden Tezer Özlü yü kanımca uyumsuz olarak tanımlamak mantığımıza ters düşmeyecektir.
Modernite kapsamında toplumda bireyin inşasını sürekli yadırgayan Tezer Özlü sanki adeta gerçek hayatta temas ettiği gerçekliği deforme edebilen bir gözlemci rolü biçer eserlerinde kendine ve bu uyumsuzluğun getirisi olan ruh haliyle şunları söyler çocukluğun soğuk gecelerinde “insan ölümünü kendi kendine ölüyor.”

ne ölümlülükten,ne ölümsüzlükten,ne seslerden,ne gün doğuşundan

ve bütün bu uyumsuzluğun farkındaydı ‘’ acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü. dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı’’ derken
ve belki de hiç bir yerde olmayı seçti ilk intahar girişiminde…
“düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur.hiçbir şey.hiçbir korku… aklını en acı olana,en derine,en sonsuza atmışsan korkma.ne sessizlikten, ne dolunaydan,ne ölümlülükten,ne ölümsüzlükten,ne seslerden,ne gün doğuşundan,ne gün batışından.sakin ol.öylece dur.yaşamdan geç.kentlerden geç.sınırları aş.gülüşlerden geç. Anlamsız konuşmaları dinle,galerileri gez,kahvelerde otur -artık hiçbir yerdesin.”

ve uyumsuzun bir defa açılan gözleri ne yazık ki asla kapanmayacaktı

 

 

Eski Bahçe Eski Sevgi
”sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla,namus anlayışınızla,başarıanlayışınızla hiç bağdaşan yanım yok.aranızda dolaşmak için giyiniyorum.hem de iyi giyiniyorum.iyi giyinene iyi yer verdiğiniz için.aranızda dolaşmak için çalışıyorum.istediğimi çalışmama izin vermediğiniz için.içgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için.hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum,birşey yapıldı sanıyorsunuz.yaşamım boyunca içimi kemirttiniz.Evlerinizle,okullarınızla,iş yerlerinizle,özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz.ölmek istedim,dirilttiniz. yazı yazmak istedim,aç kalırsın dediniz.aç kalmayı denedim,serum verdiniz.delirdim,kafama elektrik verdiniz.hiç aile olmıyacak insanla bir araya geldim,gene aile olduk.ben bütün bunların dışındayım…”ve ölümünden önce yakin dostu Leyla Erbil e ‘yüz doksan yıl yaşadım, görecek ne kaldı’

demişti.

Eserlerindeki ruh:

eserlerinde hakim olan yabancılaşma, , kent ile uyum sağlayamamak, iletişimsizlik, inanç sorunsalı, nihilizm, aşk, cinsellik,gitme isteği, umutsuzluk, umut, ve intihar, yazarın bütün bir hayatını kuşatan açmazlardır.

uyumsuzun kaçışı olarak bir gitme bir açmazı baz almayı bırakmak olarak çıkış yapma durumu vardır Tezer Özlüde.Tezer özlü kendi bireysel baş kaldırsının başlıca emsalidir ve o der ki

‘’gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı. Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel gözükmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel ölü bir gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. ‘’

 

 

Mülk sahibi olmayı bir suç saydı Tezer, tıpkı hayalet oğuz gibi.

Eski Bahçe Eski Sevgi  Oğuzdan şu şekilde bahsetti Tezer Özlü
’’oğuz, İstanbul’da yaşadı. oğuz bir dönemi yaşadı. yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. tek bir sandalye sahibi olmadı. bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı…’’

Eski Bahçe Eski Sevgi
“hayaletle yatmak kelebekle yatmak gibidir. insanın bacağına ya da organına değer. hiç sesi çıkmaz. heyecanlandığı anlaşılmaz. boşaldığı ıslaklığından belli olur. öylesi dostluklar vardır. o dostla konuşmak, o dostla yolda yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla yatmak. o dosttan gizlenecek, o dosttan saklanacak o dostla paylaşılmayacak hiç bir olgu yoktur. ne bir cinsel boşalma ne de cinsel organ. hayalet bu dostlardandır..”

bir kez bir kadın parmağına yüzük takıp:

-oğuz, sen benim nişanlımsın, dediyse de, oğuz kadının başkalarıyla yatıp kalkmasına hiç ses çıkarmadı. kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiçbir şeye malı gözüyle bakmadı. nişanlı geldiği gibi gitti. bu da oğuz’u ne sevindirdi, ne de üzdü.

Eski Bahçe Eski Sevgi

oğuz’u, ilkokulu bitirdiğim yıl fatih’teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. incecik bir adam, yatakta uyuyordu. zayıflıktan ölmüş gibiydi. yüreğim burkuldu. anneme koştum:

anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. oğuz, 21 yıl sonra, 1975 eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. aynı kitapları okuduk. o, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. ya yazar ona vermiş, ya da oğuz satın almıştı bile.
okuyayım, sana bırakırım,derdi.

ya da en ilginç, en olmayacak satır ve sayfaları bulur, yüksek sesle bana okur, kitabın özünü bir iki dakikada ortaya koyuverir, arkasından bir de şakasını yaptıktan sonra, kitabı bırakır giderdi.

 

Eski Bahçe Eski Sevgi

Çevirmen

çoğunlukla da elinde bir ingilizce polisiye roman bulunurdu. türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor… gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam’a. bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı.

iyi bir yemek yer, ardından kulis, papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna:

-şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene taksim-beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.

kurbağa bacağı

Ve mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı. ölmeden beş gün önce bulvar kahvesinde oturuyorduk. oğuz: e.’ye uğradım. sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. hepimiz gülüştük. insanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil.

 

Eski Bahçe Eski Sevgi

Hayaletler ölür mü?

biz hep ”hayalet ölmez”, diye düşünüyorduk. onu, heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. son yemeğimizi degüstasyon’da yedik. salçalı bir dana söylemiş: ağzının tadını bilen ağabeyin de, hep bu soslu danayı yer burada, demişti. ben de arsızlıkla onun soslarına ekmek batırmış, bir ay heybeliada’da dinlen, sakın istanbul’a inme, biz gelir seni görürüz, demiştim. erken çıkmıştık lokantadan. istiklal caddesi kalabalıktı gene. havasız ve pisti her zamanki gibi. oğuz heyecanlı idi. sanki önemli bir olay onu bekliyordu. erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi.

-senin de celal sılay için yazdığını okudum, dedi.
-meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum,dedim

gülüştük.Eski Bahçe Eski Sevgi

akciğer kanserinden boğularak ölecekti

tünel’e doğru yürüyecekti. otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. bu çocuk onu sabah ada vapuruna bindirecekti. ve oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.

oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım: oğuz istanbul kentini bu eylül ayı bıraktı. 3 eylül 1928’de doğdu. 17 eylül 1975’de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. o zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı.

 

kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak

Oğuz’un çok güzel, neredeyse kitap adı gibi ”eğlentili bir gömme töreni” oldu. mezarına sahip çıkacak bir hısımı bulunamadı. yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatin olmasın diye, tapusu sinematek derneği adına çıktı. Oğuz’un çok güzel bir mezarı oldu. üzerine açık leylek rengi kır çiçekleri diktik. mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. toprak canlandı. güzel koktu. çelenklerini üst üste yığdık. çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. görevimiz bitmişti.

otuz kadar yakın dostu Krepen pasajı’n daki neşe meyhanesinde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. akşamüstü aşuresi bile pişip geldi.

Beyoğlu’ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm.

Eski Bahçe Eski Sevgi

Kelebek Gibiydi

oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. oğuz aylarca da benimle kaldı. onun konukluğu bir kelebek gibiydi. insana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana alman eğitiminden geçtiğim için, mutti, derdi.

yatma saati geldiğinde bir yere kıvrılıp uyuyuverir, sabah yanına erken saatte bile gelinse, hemen bir espri yapardı:

-ne o, sahura mı kalktın?

kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, bafra sigarasına başlardı.

oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. dostluk, güleryüz gösterdi onlara. akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum.

artık gerçekten yaşamak istemiyorumEski Bahçe Eski Sevgi

balıkpazarı meyhaneleri, beyoğlu lokanta ve gece kulüpleri, kahveler, nazmi, kaptan ve ender olarak gittiği birkaç taşra kentinde geçen bu kısa yaşam, boyutlarına yeryüzünde herkesin erişemeyeceği bir yaşamdı.
yolları araç ve garip bir insan kalabalığının karşıdevrim gibi sardığı istanbul’u ”katmandu”ya benzetiyor, son aylarında: ”artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok”, diyordu. ama bunu söylerken soyut bir bunalımı dile getirmiyordu. oğuz, bunalan bir insan değildi. onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı. hiçbir zaman,

-sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum, bile demedi.

akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yakınmadı da,

-solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni, demekle yetindi.
-çok hastayım, demedi. doktorun terimini kullandı: ”çok hastaymışım”, dedi.

her anlamda olumsuzlaşan istanbul’u artık istemiyordu ve ölümü de öylesine umursamıyordu ki… hani
-tatlıhayat kurbanları gene nereye? diye takılıyordu.’’

 

Baba( Kafka) , oğul( Svevo) ve kutsal ruh(Pavese):

Tezer Özlü yaşamın anlamını ararken bu arayışta hayranlık duyduğu üç yazarın (Svevo, Kafka ve Pavese) izlerinden gitti . 4 Temmuz-20 Temmuz 1982’de Berlin’den çıkıp Prag’da Kafka’nın Trieste’de Svevo ve Torino’da Pavese’nin yaşadığı yerlerde bulundu.
hatta Kafka’nın, Svevo’nun mezarları başında onlarla konuştu. Pavese’nin intihar ettiği otelde, Otel Roma’nın 305 numaralı odasında oturdu.

Beni yalnız bırakma

En son eşi evden birkaç parça eşya almak için yanından ayrılırken gitmesini istemeyen Özlü’nün ona son sözleri “Beni yalnız bırakma” oldu. Ama isteği olmadı, ünlü yazar
Göğüs Kanserinden 18 Şubat 1986Eski Bahçe Eski Sevgi  tarihinde İsviçre’nin Zürih Kentinde (43 yaşında) vefat etti. Cenazesi İstanbul Aşiyan Mezarlığına defnedildi.Hayatın uzun bir ölme hali olduğunu söyleyen o hayatını şu cümle ile zaten çoktan ön görmüştü;
‘’Ölüme giden yol çok uzun,yoruyor beni’’…

Her zamanda,Hiç yerindeEski Bahçe Eski Sevgi

Özlü, hiçbir yerliydi, kimseye ait değildi ve kimseye sahip değildi. Belki de bu yüzden Beyoğlu’nun antikahramanı mülkiyet nedir bilmez Hayalet Oğuz en yakın dostları arasındaydı. Nereli olduğunu soranlara “Hiçbir yerliyim” derdi ve haklıydı.

Bir ses birden bir olay oluyor

Ece Ayhan onun için

“Vallahi tallahi! Evet! İçtenlikle ve özdenlikle yazıyorum ki onun çok insanda bulunmaz Doğrucu Davutluğunu her yerde, her kentte ve her sokakta arıyorum. Hayalet Oğuz’a olağanüstü ve eşsiz bir “hayır” işleyen bir insan-insanı ben nasıl özlemem. Tezer Özlü artık benim yakın akrabamdır” derken

Can Yücel onu şu sözlerle andı:

Eski Bahçe Eski Sevgi
Aşağıda yatıyorum Sokağa bakan pencerenin yanındaki divanda 
Bir ses birden bir olay oluyor Kulağımın dibinde Bir dal cama vuruyor Tezer

 

 

 

Çok sevgili Uzay Emre Zilayaz’a ithafen,yazılarının devamını bekliyorum…

Eski Bahçe Eski Sevgi


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.