“Erkeklik En Çok Erkeği Ezer”

0
886

Hayatımızın daha en başında bize cinsiyetlerimiz üzerinden belirli roller bahşedilir ve bu roller, beklentiler çerçevesinde kararlar almamız, hayatlarımızı sürdürmemiz beklenir. Bunu kendi günlük hayatımızda bile şahit olabiliriz. Mesela, bir kadından ne kadar ılımlı, yumuşak başlı, naif ve narin olması bekleniyorsa, erkeklerden de bir o kadar kararlı, sert ve güçlü olması bekleniyor. Biz kadınlar olarak tarih boyunca çoğu zaman “hükmedilen”, “kontrol ve koruma altına alınması gereken” gibi etiketler ışığında görüldüğümüz için bu ayrımcılığın sorunsallaşması ve de bu sorunsallığa karşı oluşturduğumuz artık yerleşmiş olan savunma mekanizmalarımızla böyle bir ayrımcılıkla, bir şekilde başa çıkabiliyoruz diyebiliriz. Fakat burada asıl önemli olan kadınların yanı sıra aslında erkeklerin de birtakım “erkeklik” mahiyetleri altında ezildiğini de fark edebilmektir. Erkekler de en az kadınlar kadar bir gün içinde cinsiyet ayrımcılığına uğrar ve bu tür ayrımcılıklara maruz kalırken kadınların yanı sıra kendilerini “taş fırın” olarak nitelendiren bir tür erkek modelinden de ezildiğini görebiliriz (Atay, 2012, sf. 15). Her ne kadar cinsiyetler arasında bir iktidar meselesi olduğu gerçeği de uzun zamandır genel geçer bir bilgi olarak kabul ediliyor denilebilse de bu iktidar meselesinde aslında tek bir güç sahibi tarafın olmadığı Tayfun Atay’ın kendi kitabında da anlattığı üzere görülmektedir: “Her iki taraf da ezilir”.

Atay’ın görüşlerinde erkeklerin karşılaştıkları ezilme örneklerinin iki yönü benim dikkatimi çekti: birincisi, birtakım hakaretler edilirken kadınlığa atfedilen özellikler üzerinden, yani kadınlık üzerinden bir hakaret sisteminin olması ve ikincisi de bu tür hakaretlere karşı dik durup kadınlık üzerinden olumlu müdahalede bulunmaya çalışan fakat bu müdahaleyi yaparken kendi erkekliğin tehlikeye sokmaları. Durumu daha iyi anlatabilmek için Atay’ın verdiği örnekleri ele almak istiyorum. Birincisi için “karı gibi konuşma” örneği ele alınabilir, ki zaten ikinci tarafla örtüşür bu örnek (Atay, 2012, sf. 16). Bunda görülebildiği üzere gibi konuşmak pek de matah bir şey olarak algılanmıyor. Bahsettiğim ikinci yön çerçevesinde bir davranışta bulunulduğunda ise, mesela “Biraz dişi konuş” denildiğinde, ilkindeki hakareti işitme ve dile getiren tarafın gözünde erkeklik değerini kaybetme tehlikesi yaşar (Atay, 2012, sf. 15). Yani, bir yanda erkeklik “kadınlık” ithamı altında ezilirken, öte yanda “kadınlık” bir çözüm olarak sunuluyor diyebiliriz. Bahsettiğim ikinci yönü ağır basan taraf da zaten erkekler arasında ezilmeye en “müsait” görülen taraftır.

“Erkeklik” ve “kadınlık” kavramları aslında doğal haller değildir, kültürden kültüre değişebilen göreli pratiklerdir; ya da daha kaba bir tabirle söyleyecek olursak, kadınlık veya erkeklik kavramları insanların düşündüğü gibi sadece iki bacak arasındaki organlarla belirlenmiş ve bunlarla sınırlı değildir (Atay, 2012, sf. 30). Toplumdan topluma, kültürden kültüre erkeklerden ve kadınlardan “beklenenler” değişebilir çünkü her toplumun ve her kültürün kendi içinde oluşturduğu normlar coğrafik olarak farklılıklar gösterebilir. Fakat, yine de, bu ikilikte erkek ve kadının arasında hiyerarşik bir düzen olduğu ve iktidarın erkeğe atfedildiği bir düzenek olduğunu savunmak yanlış olmaz, ama eksik olur. Kadınların iktidara uzak olmaları ise uzun zaman önce kadının “evin içine” hapsedilip bu sınırlar içinde düşünülmesiyle başlamıştır diyebiliriz. Erkeklik kadın üzerinde kontrol sahibi görünse de “erkekliğin” beklentilerini gerçekleştirebilmek için kendileri üzerinde de birtakım kontrol sahibi olmak zorunda kalır. Yani, erkeklik kadını “dışarıdan”, erkeği ise “içerden” yıkan bir kimliktir (Atay, 2012, sf. 35). Erkeklik, kadınlık gibi doğuştan gelen bir şey olarak görülmez; aksine daha sonra “zorluk, stres ve acı yüklü” ritüellerden başarıyla geçerse kazanılabilecek bir “ödül” olarak görülür (Atay, 2012, sf. 36). Bu, erkeklik statüsünü bir kez kazandığında asla kaybetmeyeceği anlamına gelmez, dışarıdan her daim tehdit altındadır. Erkekten taşıyıcısı olduğu iktidarı her daim hayata geçirmesi, hep yeniden üretmesi beklenir; yani bunu Foucault’nun iktidar tanımı çerçevesinde düşünürsek “iktidar”ın ona maruz kalanı değil, onu temsil edeni, “taşıyan”ı ezdiğini söyleyebiliriz (Atay, 2012, sf. 37). Bir başka deyişle, erkekler iktidar sahipliği ile birlikte gelen ve onlara atfedilen beklentiler altında ezilir. Bu fikri daha açık bir hale getirmek adına kendimce çok basit, bilimsel nitelikler taşımayan ama biraz da olsa yardımcı olabilecek birkaç kişiyi içeren bir serbest çağrışım (free association) testi yaptım. Bu gayri resmi testimde yaş aralıkları 22-25 olan ve üniversite eğitimi olan üç kişi kullandım: iki erkek, bir kadın. Sorduğum sorular “kadın” ve “erkek” kelimeleriyle bağdaştırdıkları önce pozitif, daha sonra da negatif herhangi bir kelime veya özelliği bana söylemeleri yönündeydi. Ortaya çıkan sonuçlar gerçekten benim için aydınlatıcı oldu. Soruları sorduğum iki erkek de “erkek” kelimesiyle bağdaştırdıkları negatif özellik ve kelimeler grubunda “sorumluluk” ve “gücüyle ezen” kelimelerini kullandılar. Fakat teste katılan kız arkadaşım ise aynı gruptaki kelimeleri söylerken sadece “ezen” kelimesini kullandı ve “sorumluluk” kelimesini “erkek” kelimesiyle bağdaştırdığı pozitif nitelikler grubunda lanse etti. Burada dikkat çeken şey, benim kanımca, erkeklerin bu sorumluluk, ve dolayısıyla beklentiler, altında ezildiklerinin farkında olmaları ve bunu olumsuz bir olay olarak düşünüyor oldukları gerçeğiydi. Ayrıca yine erkekler, erkek gücüyle ezilmenin ne olduğunu kadınlar kadar deneyimliyorlar, fakat yine de “insanları kendilerine güldürmeme” ve “yeterince erkek” olabilme yolunda kendi kimliklerini ve benliklerini yok ederek aynı özellikleri yeniden ve yeniden üretip genel geçer bir “erkeklik” kimliğine bürünmeye çalışıyorlar (Atay, 2012, sf. 40-41). Aslında erkek “olmak”, bir erkek referans topluluğu tarafından kişinin erkekliğinin onaylanmasıdır; buradaki referans grubu, erkekliği sorgu altında olan kişinin de üyesi olduğu iktidara muktedir gibi gözüken grupla aynı gruptur (Atay, 2012, sf. 41).

Bizim cinsiyet kimliklerimizle bağdaştırılan “mevcut beklentiler”e uygun davranmakla davranmamak arasında sıkışıp kalma hali bizi hayatımız boyunca yalnız bırakmaz (Atay, 2012, sf. 43). Bunun her iki cinsiyet grubunu da etkilediği aşikar. Atay’ın verdiği bir başka örnek de bu durumu açıklaştırmaya yardımcı olur: “Evde gizli gizli şiir okur, dışarıda açık açık küfür ederdik örneğin!..” Şiir okumak bir erkek için alay konusu olabilecekken, diğeri beklenen davranışlar çerçevesinde bir harekettir. Ben kendi erkek kardeşim üzerinden verebilirim buna benzer bir örneği: küçükken “evde” tüm kız kuzenleri ve benim yanımdayken bizimle örgü örerdi ya da bizimle birlikte yemek yapardı ve bu ona kendini daha az “erkek” hissettirmezdi. Diğer yanda ise, erkek arkadaşları ile bilgisayarda oyun oynarken çok açık bir şekilde küfür ederdi. Bizimle birlikte katıldığı bu tür “kadınsal” aktiviteleri gidip erkek arkadaşlarına anlattığını hiç mi hiç sanmıyorum, fakat diğer arkadaşlarıyla bir muhabbet ortasında küçükken oyun oynarlarken ettiği küfürleri çok rahat bir şekilde dile getirebileceğini hayal etmek çok da zor olmasa gerek. Görüldüğü üzere olayın anlatıldığı bağlam (context) bu yüzden önemlidir; bunu daha evrensel bir yoruma adapte edecek olursak olayı “kadın” ve “erkek” olmayı koşullayan ve değişen kültürel pratikler üzerinden ele alabileceğimizi görebiliriz (Atay, 2012, sf. 44).

Her ne kadar her insan kendisinin “tek, biricik ve eşsiz” olduğunu düşünse de, ki yine de bu bir yere kadar doğrudur ve elbette ki bireysel farklılıklar mevcuttur, olaya daha geniş bir spektrumdan baktığımızda ve insan doğasının temeline indiğimizde görüyoruz ki insanların birbirleri arasındaki benzerlik farklılıklarından daha çoktur. Bu durum kadın ve erkek kavramları için de geçerlidir; her erkekte bastırılmış bir kadınlık, her kadında bastırılmış bir erkeklik olduğunu düşünebiliriz (Atay, 2012, sf. 45). Son olarak, Atay’ın da dediğini biraz değiştirerek yorumlayacak olursak, belki tereddütle veya kısık sesle söylenmiş bir sözün bile, içinden çıkılamazmış gibi görünen ataerkil söylem kalıbının kırılmasına yol açabileceğini ve erkeklikten her dem vurulduğunda bu tür söylemlerin altını oyan ender ve kısık erkek sesleri çoğalır ve gürleşirse ancak o zaman bu sorun bir anlamda sorunsallıktan çıkmaya başlayabilir diyebiliriz (Atay, 2012, sf. 46). Kısacası, bu kalıpları yıkmak için bağırın, kısık sesle de olsa bağırın; bağırın ki her iki taraf da mutlak özgürlüğü deneyimleyebilsin.

KAYNAKÇA

Atay, Tayfun. Erkeklik En Çok Erkeği Ezer; Maçoluğun Dayanılmaz Ağırlığı. “Çin İşi Japon İşi”, İletişim, 2012, pp. 15-50.

"Erkeklik En Çok Erkeği Ezer"


Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.