Önünde dört kapı vardı. Her kapı farklı anlamlar taşıyordu. Bugün tüm kapıları açacaktı.

İlk kapı, “niyet” kapısıydı. Gidip usulca kapının tokmağını tuttu ve yavaşça sağa doğru çevirdi. Hafif gıcırtıyla aralanan kapıyı kendinden öteye iteklediğinde insan kalabalığıyla karşılaştı. Bu kalabalığın bir kısmı amaçsızca etrafta dolanıyordu. Çoğunluğu oluşturan diğer kısım ise sürekli bir hareket halindeydi. Ancak, bu hareketlilik halinin hizmet ettiği tek şey kötülüktü. Binbir türlü hinliğin ablukasına düşmüş olan bu insan yığını, etrafındaki her şeye sadece zarar veriyordu. İyiye, doğruya ve olura dair yapılan hiçbir icraat yoktu. Niyeti epeydir bozmuş olan bu kitle, resmen kötülüğün esiri olmuştu.

O, “niyet” kapısından girdiğinde kendisini bambaşka şeylerin karşılayacağını düşünmüştü. Mesela, birbirlerinden çok hayata merak salmışları göreceğini ummuştu. Küçük hesaplar yerine, hayata kafa yormaya niyet etmişlerle sohbet edeceğini sanmıştı.

Fakat, yanılmıştı.

***

Niyet kapısından ayrılarak, üstünde “Akıl” yazan kapıya yöneldi. Bu kapının da tokmağını çevirerek içeriye girdi. Oradakiler, sıkıcı bir rutinin içindeydiler. Uzun süredir yalnızca günü kurtarmak gayesiyle yaşıyorlardı. Uğruna yaşadıkları, mücadele ettikleri herhangi bir şey yoktu. Cahilliğe gönüllüce sığınmışlardı. Okumazlardı; bu yüzden ne konuşabiliyor ne de anlaşabiliyorlardı. Çıkardıkları tüm sesler manasızdı.

Oysaki o, bu kapının ardında aklen, ruhen ve fikren sağlıklı bireyler bulacağını zannetmişti. Ne yaptığının farkında olan ve ne için yaşadığının bilincine varmış fertlerin üretken yaşamlarına tanıklık edeceğine inanmıştı.

Fakat, yanılmıştı.

***

Akıl kapısından da nasibini almış olarak yola koyuldu. Şimdiyse önünde duran kapı “Duyarlılık” kapısıydı. Bu kapıdan içeriye adımını attığında büyük bir kargaşayla karşılaştı. Kavgası ve gürültüsü çok olan bir yerdi burası. Empati yetisinden yoksunların yaşadığı bu yerde, farklılıklar göz ardı ediliyordu. Kimse, bir diğerini dinlemiyor ve değer vermiyordu. En basit sorunların bile üstesinden gelinemiyordu. İnsanlar, birbirlerine yabancılaşmıstı. Paylaşmak yardımlaşmak gibi kavramlar unutulmuş, bencillik hayatın tek gerçeği olmuştu.

Halbuki o, duyarlılık kapısından içeriye girdiğinde hassas ve değerli duyguların hala var olduğunu göreceğini ümit etmişti.

Fakat, yanılmıştı.

***

Sıra, son kapıdaydı. Bu kapının üzerinde “Sorumluluk” yazıyordu. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, bulanık bakışlara rastladı. Karşısında, yapılması gereken her işten kaytaran bir topluluk vardı. Gecikmelerin ve oyalanmaların hüküm sürdüğü bu yerde sanki zaman akmıyordu. Tembelliğin ağır havasını koklamak bile insanı deli etmeye yeterdi. Uyuşukluğun esiri olmuşların en bariz özellikleriyse yalancı olmalarıydı. Tamamlamaları gereken görevlerden kaçmak için binbir çeşit bahaneyi uydurmakta profesyonel olmuşlardı. Dolayısıyla, hiçbir sorumluluğu üstlenmeyerek çağın bir hayli gerisinde kalmış bu uyuşuklar, bir de hiç utanmadan kabahati kendilerinin dışında herkeste arıyorlardı.

Oysaki onun bu kapıdan da tek umduğu, hayatın mükemmel dinamizminin içinde akabilen bir kalabalıkla karşılaşmaktı. Ciddi sorumlulukların altına girebilecek kadar cesaretli insanlarla tanışacağını sanmıştı.

Fakat, yanılmıştı.

***

Yanılgılarla tamamlanan bu seyahatin sonunda hissettiği tek şey hüzündü. Niyetini kötülükten yana kullanmışlarla karşılaşmak onu üzmüştü. Akılsızlığı bilerek seçmişlerin sefaletine şahit olduğu için kırgındı. Birbirlerine duyarsızlaşan bir kitlenin kavgasını izlemek içini acıtmıştı. Yaşamın tüm coşkusundan ve heyecanından uzak kalarak, korkak bir hayat sürdüren sorumsuzların yüzsüzlüğü büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştı.

Bütün bu kırgınlıklar eşliğinde yavaşça yürürken, zihninde tek bir kelimenin muazzam baskısını hissetti.

O da “Kıyamet” idi.