Daha çok zaman var

0
402

Bozuk kaldırımda topuklu ayakkabılarla yürürken aklımı toparlamam güçtü. Şirkette bir yıl boyunca süregelen işlerin analizinin yapılacağı toplantı gününde arabamın arızalanması, evden güç bela bulduğum taksinin sokak ters yönde kalıyor diye girmeyip beni köşe başında indirmesi, her gün şirket içinde on adım bile atmayacağım halde düz tabanlı ayakkabı tercih ederken, bu önemli toplantı gününde evde bulabildiğim en ince topuklu ayakkabıyı giyip gelmem ve şu taşları kırılıp dökülmüş kaldırımda yürümek zorunda kalmam gibi çeşit çeşit dikkat dağıtıcı sebep varken az önce gördüğüm manzarayı zihnimde doğru bir şekilde kodlayıp arşivden çıkardığım uygun dosyalarla eşleştirmem mümkün olmuyordu. Yılda ancak bir kere iş yerinde bu kadar önemli bir toplantı oluyordu ve evrenin bana oyun oynaması için daha uygun bir gün olamazdı. Birazdan bir şimşek çakar da başıma yıldırım düşerse, işte o zaman tamamlanırdı bu iş. Hayır çok yüklenmek de istemiyordum kendime. Aynı anda toplantı notlarını tekrar eden beynime bir de topuklu ayakkabıyla dengede durma işini yüklemiştim. Üstelik bunları yaparken sinirlenmemeli, dikkatimin dağılmasına izin vermemeli ve olabildiğince acele etmeliydim. Odaklanabileceğim noktalar bu kadardı ve mazide kalan bir insanı görmek ancak görmezden gelmeyle sonuçlanabilmişti. Oysa nasıl da tanıdıktı gözlerinin sıcaklığı, adım atışı, duruşu, bakışı ve hatta nefes alışı…

Görmezden gelmiş halimle bile karşılaşma ânımızın her salisesini hafızamın en güvenli diskine kaydetmeyi başardım. Nasıl bir mucize yatıyordu şu taştan farksız kafa tasının içinde Yarabbim! 

Sonunda engelli koşumu (!) tamamlayıp asansöre bindiğimde az önceki ânın tadına varabilmek için fırsat tanıdım kendime. Toplantı günün en önemli olayıyken bir anda gözümden düşmüştü. Kanda akan hormonlar her zaman kontrolü ele geçirirdi ne de olsa. Yine öyle oldu…

Yağmurlu bir öğleden sonra, dersini bitirip evine gitmek üzere fakülteden çıkan arkadaşlarımız sağ olsun boş bir kantin emanet etmişlerdi ayrılık konuşması yapacak olan bu çifte. Maziden gelen ilk anı buydu ne yazık ki! Her şeyin bittiğini söyleyen biri vardı karşımda ve ne trajiktir ki, konuşmayı bitirip evlerimize dağılırken “Haydi görüşürüz,” sözüne bile özel ağlama seansı yapacağımdan bihaberdi. Böyle sıradandı işte bitişi… Ama sancısı bir türlü geçmek bilmedi. Hatırladıkça dolan gözlerim aylarca bırakmadı geçmişin peşini. Hep hatırladım, hep ağladım. Bazen geri döner diye ümitlendim, bazen dönmeyecek diye kederlendim. Bazen gittiği için öfkeyle doldu içim, bazen o da üzülmüştür diye şefkat duydum. Bazen iyi günleri anıp hüzünlendim, bazen kötüleri anıp hiç göndermeyeceğim mesajlar yazmak üzere telefona sarıldım. Her şarkıda onu andım, her film karakterinde onu gördüm, onu duydum. Böyle olması gerekiyormuş diyemedim ama neden böyle oldu diye çokça isyan ettim. 

Şimdi asansör kabininde aynadaki yansımama bakarken yaşadığım onca acılı günden hangisine isyan edecektim! Anlık bir karşılaşmanın beni böylesine sarsmasına müsaade ettiğim için kendimi suçlayarak girdim toplantı odasına. İlk işim çantamdan telefonumu çıkarmak oldu. Sahi ya mesaj attıysa! Hâlâ ümitlenebildiğim için kızamazdım kendime. Çünkü ben hiç “Unutacağım,” demedim. Her şeyin ilacının zaman olduğunu bildiğimden zamanım varken acımı hakkıyla yaşamayı seçtim.

Ve anlaşılan daha çok zamanım vardı…

Daha çok zaman var


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.