Mahallenin en çok göze batan ailesiydiler. Sessiz ve yılgın halleri, evlerinin duvarlarına bile yansımıştı. Boyalar solgun ve dökülmeye yüz tutmuştu. Ufak bir deprem, direkleri anında çatırdatacak ve koca evi yerle bir edecek gibiydi.

O evde yaşayanlar, şimdiye değin kendilerine öğretilenlerin dışına çıkmamışlardı. Dayatılanları sorgusuz sualsiz kabul etmiş, ezberlediklerinin ötesinde başka hiçbir şey öğrenmemişlerdi. Fakat bu bir aile geleneğiydi; dedeler de, büyük anneler de tıpkı böyleydiler.

Tepkisizdiler…
Susmuşluğu erdemlerin en büyüklerinden saymış, kendilerini hasbelkaderciliğe teslim etmişlerdi…
Yerlerinden bir adım dahi kıpırdayamamışlardı…
“Ahlak”tır, “gelenek”tir, “görenek”tir, “töre”dir diye söylenip durmuş, aslolan tüm sorumluluklardan kaçmışlardı.

Her zaman korkmuşlardı;
Alıştıkları düzenin dışına çıkma korkusu, hayatlarının bütününe hükmetmişti. Bu yüzden, “Böyle gelmiş, böyle gider” sloganıyla bir ömrü tüketmeye razı gelmişlerdi. Hiçbir yanlışa baş kaldırmamış, her olmazı görmezden gelmişlerdi. Edecekleri her bir itirazın, yeri geldiğinde aleyhlerinde delil olarak kullanılabilecek bir duruma vesile olacağı endişesi, bu susmuşluğun en büyük nedenlerinden birini oluşturmuştu. Halbuki unuttukları ya da daha önce hiç farkında bile olmadıkları bir şey vardı… Hayatta hiçbir itirazı olmamak demek, aslında hiçbir zaman diliminde var olmamaktı.

Mevzubahis olan ne yazık ki yitik bir hayattı. “Dün”ü zaten can sıkıcı bir sessizliğin içinde mahvolup gitmişti. “Bugün”ün de dünden bir farkı yoktu; sadece biraz daha sinilmiş, susulmuş, yaşamın tüm gerçekliğinden ve güzelliğinden kopulmuştu. Hal böyle olunca “gelecek”e de hakim olacak rengin siyah olacağını tahmin etmek zor olamazdı. Gelecek günler de elbette bugün gibi coşkudan, heyecandan ve hareketten uzak olacak, onlara adeta dünyanın cehennemini yaşatacaktı.

***

Ancak, madem evrenin alın yazısı bile düzensizlik üzerine kuruluydu; o halde mahallenin bu bedbaht ailesinin kaderi de muhakkak bir noktada kırılıverecekti. Kim bilir belki de bunca zamanın o rezil sessizliğine delikanlı bir ses son verecekti. Böylelikle tüm ezberler bozulacak, bugüne kadar öğretilenlerin hepsinin üstü müthiş bir kararlılıkla çizilecekti. Çıkacak olan o delikanlı ses, “yasaklar”ın, “günahlar”ın ve “ayıplar”ın olmadığı, özgürlüğün mutlak hüküm sürdüğü yepyeni bir mahalleye de ilk ışık olacaktı.

Tüm mahalle, çok yüksek ihtimalle daha ana rahmine bile düşmemiş o delikanlının sesini duymayı bekliyordu. Duvarlarda dökülmeye yüz tutmuş boyaların, yere düşmemekteki direnişinde bile bu beklenti söz konusuydu. Ufak bir depremle bile anında çatırdayacak direkler hala ayaktaysa, işte sırf o delikanlı sesin bir gün mutlaka yankılanacağına olan inançtan ötürüydü.

O gün gelecekti;
Dedelerinin ve büyük annelerinin aksine korkmadan her olmaza itiraz edebilen o ses, şöyle ya da böyle varlığını hissettirecek, kabul ettirecekti. Her türlü talihsiz kabullenişe son verecek, verdiği her mücadele köhnemişliğe karşı olacaktı. İşte gerçek manada devrim denen şey, küçük bir mahallenin en umutsuz vaka sayılan ailesinden çıkacak ilk muhalif sesle gelecekti.

Ve o günden sonra;
Tüm gözler, tepeden tırnağa cesaretle ve erdemle bezenmiş bizim mahallenin delikanlısında ve onun yarattığı kelebek etkisinde olacaktı.