Biz Dağılalım

Peçeteye doğru uzandı, salatanın marulu ağzından kaçmaya çalışırken kenarını ıslatmıştı.
Sanki masasındaki insanlara, bırak insanları bu paradoks halinde süregelen düzene çok saygısı varmış, çok da umurundaymış gibi ağzının kenarına hızlı bir fiske attı.
İyi ya muhabbetleri de duymuyordu artık. Sol baştan say asker! Dam dara dam dara darara (dur bu düğün havasıydı) Sağ baştan say asker! Pam para pam pam tekrarla paradoksu: onun dedesi nerden arsa almış, bunun babası ne vakit evini terk etmişmiş (say-say) , Leyla’yı ne zaman itelemişler (vermişler, itelemişler deme severek evlenmişler kıız!) (iyi de bizene?) sus öyle denmez kör kuş uçuverince buzağı öyle günde seni deper. Teper miydi yoksa? Bilmiyorum bugün kitap okumayıp ders çalışsaydım bilirdim. Neyse şu ehemmiyetli muhabbetin neresinde kaldık. Hah! Leyla’yı verdilerdi. Zaten kızın annesi peydahlamak istiyormuş zengin kocaya (sevdiceğine)-lafta- neden mi? Hiç nedeni olur muymuş onlar evlat yetiştirmeyi bilmezlermiş de ondan. Ama biz bilirmişiz de mi? Bakışlar ona döndü. Evet (hıhı). Neye evet dediğini bilmiyor. Evet demezse mevzu uzar, sus ve geç işte diye mırıldanır hep. Şu an gelişme evresinde olan bakınız ergen bu paradoksta evrilip yetişkin olacak, eli ekmek tutacak, evlenecek ve bu düzenin kölesi olacak.
Her gün yemekteki muhabbet ne ise askerin saydığı da o idi.
Albay burada mı?
Yok o “Tehlikeli Oyunlar” da kaldı..
Ha tamam!
Biz dağılalım.