Bırakın Ekmek de Pasta da Yesinler!

0
147

Trendler hayatımızın vazgeçilemez ve önlenemez gerçeklerinden biridir; her ne kadar tek tek bireyler olarak herhangi bir trendi kabullenmediğimizi öne sürsek de doğamız gereği hepimiz kendimizi bir grubun, bir akımın takipçisi olarak buluruz. Bu durum, tüketim toplumu olmamız doktrini ile de desteklenmektedir. Konuya tamamen görsel ve yüzeysel alanda yaklaşmak gerekirse tarihin belli dönemlerinde aşırı yemek yiyerek şişmanlamanın revaçta olduğunu, bazı dönemlerde zayıf kalmanın daha çok, hatta yediklerini kusma derecesine kadar sürdüren ısrarcı ve patolojik birtakım davranış biçimlerinin olduğu gerçeği ile karşılaşılır. Örneklemek gerekirse, 1400-1700’lü yılların İtalyan Rönesans tablolarına baktığımızda kadınların dolgun, yuvarlak hatlı, karın bölgeleri çıkık, geniş kalçalı ve büyük göğüslü resmedildiğini, fakat 1920’li yıllara baktığımızda ise daha androjen görünümlü, erkek çocuğunu andıran düz hatlı, küçük göğüslü kadınlar görebiliyoruz; öte yandan, 1950’li yıllarda tercih edilen görünümün ise “kum saati” formu olduğu bu dönemin ikonları olan Marilyn Monroe ve Elizabeth Taylor’ın fotoğraflarına bakıldığında daha iyi anlaşılabilir. Daha yakın bir zamana geldiğimizde ise, 90’lı yılların başı gibi, kemikleri çıkık, aşırı zayıf, hasta görünümlü mankenlerin ve modellerin dergi kapaklarını ve podyumları kasıp kavurduğunu görürüz. Kate Moss’un da yıldızının en çok parladığı bu dönem “heroin chic” adıyla da anılıyordu. 90’lı yılların sonları ve 2000’li yılların başına geldiğimizde ise büyük göğüslü, düz karınlı ve iki bacak arasının birbirinden olabildiğince uzak olduğu “thigh gap” modasının ortaya çıktığını görüyoruz. Victoria’s Secret meleklerinin en çok gündemde olduğu bu dönemlerde, ki hala etkileri devam ediyor, uzun boylu ve uzun bacaklı, ince belli ve büyük göğüslü kadınların modellik alanında daha da popüler hale geldiği inkar edilemez. Günümüze geldiğimizde, 2010’lu yılların şu ana kadar olan kısmı, büyük popolu ve geniş kalçalı kadınların, inanılmayacak derecede ince belli kadınların ve dolgun dudaklı kadınların medyayı o “muhteşem ama abartısız (!)” kalçalarıyla salladığına –“twerk” modasının da patladığı dönem tabii- şahit olduk ve oluyoruz diyebiliriz. İnternette şöyle beş dakika gezinip, biraz araştırma yaptığınızda son yıllarda en popüler estetik operasyonların “kalça ve göğüs büyütme” operasyonları olduğunu görebilirsiniz. Peki bunlardan ne çıkarabiliriz? Kısaca söylemek gerekirse, “Senelerdir kadın vücudu ile ne kadar uğraşmışlar be kardeşim!” diye sitem edebiliriz mesela, ya da “Nedir bu kadınların çektikleri arkadaş!” diyebiliriz. E bu değişimlerin bizim gibi sıradan, halktan insanlar üzerinde hiç mi etkileri ve sonuçları olmadı sorusu da aklımıza gelenler arasında tabii ki; olmaz mı be güzel kardeşim, hem de ne…

“Ya ne kadar güzel kızsın, yüzün çok güzel aslında biraz da kilo versen fıstık gibi olursun”

Ergenliğe girdikten sonra ve yetişkinliğe doğru ilerlerken daha kendine ve vücuduna tam olarak ne olduğunun farkında bile değil iken “Ya ne kadar güzel kızsın, yüzün çok güzel aslında biraz da kilo versen fıstık gibi olursun” gibi ve buna benzer cümleleri duymayan ya da o son dilim keki yediği için, saklama kabındaki son poğaçayı hızlıca mideye indirdiği için suçluluk hissetmeyen kadın sayısı sanıyorum ki çok azdır. İşte bunların hepsi tam olarak zayıf olmayı güzelliğin olmazsa olmazı olarak yansıtan birtakım kültürel, sosyal ve popüler oluşumların etkisiyle basılı medya, magazin programları ve sosyal medya üzerinden cinsiyet ayırmaksızın yeme bozukluklarına sebebiyet vermesiyle ilişkilendirilebilir. Tam olarak nedir bu yeme bozuklukları? Yediğinden büyük bir pişmanlık ve suçluluk duyarak laksatif kullanıp tuvalete çıkma ve zorla kusma, tiksinerek çok az yeme veya bir daha yiyemeyecekmiş gibi durdurulamadan aşırı yeme gibi birçok kategorisi vardır; bu hastalıklar “ruhsal” kaynaklıdır ve “bedensel belirtiler” ön planda gibi görünse de ciddi ruhsal sorunlarla birliktedir (Türkiye Psikiyatri Derneği, psikiyatri.org.tr).

Cinsiyetler arasında objeleştirilme sorununun kadınlar üzerinden daha çok ortaya atıldığı maalesef ki aşikar, elbette ki bu demek değil ki bu sorunla karşılaşan erkekler de yok. Fakat, yine de yoğunluk kadınların üzerindedir, özellikle genç kızlarda görülmekle birlikte kadınlarda erkeklere oranla 1.5 kat daha fazla görülür. Bunun arkasında muhakkak ki psikolojik bir etken vardır fakat bu yazının amacı bu zemindeki nedenin psikolojik analizi değil, yeme bozukluklarına temel hazırlayan sebeplerin sosyal değişimler etkisiyle birinci elden deneyimler çerçevesinde incelenmesidir.

“Yemiyordum, yemedikçe daha da az yemeğe ihtiyacım olduğunu hissediyordum; yemedikçe mutlu olduğumu düşünüyordum”

Benim ergenliğim, 1994 doğumlu olarak, “sıfır beden” modasının popüler olduğu yıllara denk geldi. Küçüklüğümde kilom, 6-11 yaşları arası, biraz da olsa normallerin üstündeydi ve ilkokul döneminde arkadaş gruplarım içinde hep “tombiş olan” veya “tombul olan” oldum. Aile içinde de babam, babaannem, halam, eniştelerim tarafından da sevgi sözcüğü olarak düşündükleri buna benzer kelimelerle bağdaştırıldım (“tontişim”, “tombul kuş” gibi). Bunlar yetmezmiş gibi bir de okuduğum ve okumadığım tüm dergilerin kapaklarında incecik kızlar, mankenler, oyuncular ve de “On Günde Beş Kilo Verin”, “İki Haftada Forma Girin”, “On iki Maddede Yaza Fit Girmenin Sırları” vb. gibi başlıklar ve alt başlıklarla karşılaşıyordum. Daha ilk reglimi görmeden kadınlar arasındaki muhabbetlerde “Sen yaşına göre yapılısın, erken adet görmeye başlarsın” gibi laflara maruz kaldığımı açık yüreklilikle söyleyebilirim ve ilk kez regl olduğumda, 12 yaşında, bu duyduklarımdan ötürü sanki olmaması gereken bir şey başıma gelmiş gibi bir suçluluk duygusu yaşadığımı da çok iyi hatırlıyorum; kadınlığa normalden önce adım atmışcasına bir suçluluk. Benim için zincirin ucu da zaten buradan sonra koptu. Yazları babam ve annem çalıştığı ve sadece bir aylığına izin aldıklarından onları 2006 senesinin yazında çok görmemiştim ama bu benim için zaten olağan dışı bir şey değildi; babaannem ve dedem bizi alır yazlığa giderdik ve yazlarımız hep böyle geçerdi. O yaz annemler her hafta sonu abimle beni görmeye yazlığa geldiğinde bana “Kızım yüzün süzülmüş senin” veya “Rengin kaçmış, zayıfladın mı sen?” gibi şeyler söylediler. Bu sözler beni o kadar mutlu ediyordu ki… İnsanlar bana “Ay ne kadar güzelleşmişsin”, “Aaa, bak işte şimdi genç kız gibi gözüküyorsun”, “Aferin kızım, bak ne kadar da istikrarla güzel zayıfladın” demeye devam ettikçe ben de zayıflamaya devam ediyordum. Herkes bu büyük başarımı kutlayıp tebrik ederken kimse nasıl ve neden olduğunu sorgulamadı, ben bile tam olarak sorgulamadım açıkçası. Annem ve babaannem dışında bir kişi bile “Bu kız neden ve nasıl bu kadar zayıfladı?” veya “Sağlıklı bir şekilde zayıflıyor mu?” diye sormadı. Bedenim küçüldükçe annemin bana bakarken yüzünde oluşan endişe büyüyordu.

Okul başladığında da herkes bana övgüler yağdırıyor ve tebrik ediyordu. Aslında bir önceki cümlemden bile ne kadar endişe uyandırıcı ve üzücü bir kafa yapısına geldiğimizi görebiliyoruz: “zayıfladığı için birini tebrik etmek”. Kimse yanlış anlamasın, sağlığını etkileyecek kadar kilolu olan insanları ve uzun çabalar sonucu bu kiloları verip sağlığına kavuşan insanları tenzih ediyorum elbette ki, fakat normalin sadece biraz üstünde olan bir insanın gözler önünde kendini yok etmesini izlemek ve daha da ötesinde bunu takdir etmek bence gerçekten moral bozucu bir durum.

Yemiyordum, yemedikçe daha da az yemeğe ihtiyacım olduğunu hissediyordum; yemedikçe mutlu olduğumu düşünüyordum. Menüm çoğu zaman sabahları mısır gevreği ve süt, öğlen hiçbir şey, akşamları eve gelince belki birkaç bisküvi şeklindeydi. Annemler eve gelmeden “yiyordum” ki, masaya oturmak zorunda kalmayayım. Bu bir süre böyle devam etti ama artık kilo veremiyordum; vücudum o az yemeye alışmıştı ve metabolizmam yavaşlayıp o hıza adapte olmuştu. Yediğimden daha da az yersem günü sürdürebilecek enerjim hiç olmayacaktı. Sürekli karın ağrısı kramp ve kabızlık yaşıyordum. Artık regl de olamıyordum; fizyolojik ve biyolojik saatim sonunda dış görünüşüme uyum sağlamış mıydı?

Bir gün tuvalette otururken ağrıdan ve acıdan ağladığımı hatırladıkça kendi kendime yaşattığım şeyler için tekrar ve tekrar kızıyorum. Ama aslında düşündüğümüzde bu acıları sadece ben kendi kendime yaşatmadım; bunları bana, isteyerek veya istemeyerek, ailem, çevremdekiler, medya, sosyal değişimler, cinsiyet kalıpları ve daha bir sürü şey yaşattı.

Bu kısıtlayıcı (restrictive) yeme bozukluğum bir süre sonra şekil değiştirdi ve tıkanırcasına yeme bozukluğuna (binge eating disorder) döndü. Yine uzun süreler boyunca yemek yemiyordum, ama bu sefer belli bir süre yemek yemedikten sonra tıkanırcasına yemek yiyordum ve kendimi durduramıyordum. Bunun arkasından suçluluk duyuyor, kendimden iğrenme ve depresif davranışlar sergiliyor yine bir süre açlık diyetine giriyordum, fakat arkasından tekrar kendimi durduramadan yemek yemeğe veriyordum Bu ritüel de belli bir zaman devam etti ve artık kilo vermek yerine kilo alıyordum; bu sefer insanlar “Ya sen biraz kilo mu aldın bu aralar?”, “Geçen görüştüğümüzde daha zayıftın sanki?”, “Çok da yemiyorsun aslında ama neden böyle oldu ki acaba?” gibi birçok şey soruyordu. Kendi bildiğim, her gün aynada gördüğüm ve yaşadığım bu gerçeği diğer insanlardan da duydukça daha da dibe vuruyor ataklarım sıklaşıyordu. Bana “yardım” ettiğini düşünen bu insanlar aslında gönüllü cellatlarım oluyordu ve benim için bana bahane üretiyorlardı.

Lise sonda sınav bahanesiyle düzenim iyice kontrolden çıkmıştı ve farkında bile değildim; herkes gibi ben de bu kadar kilo almamın sebebinin sadece sınav stresi olduğu illüzyonuna kendimi kaptırmıştım. Üniversitenin ilk senesi ise benim için tamamen dibe vurduğum dönem oldu. Aileden uzakta olmakla gelen o sınırsız özgürlük duygusuyla her şey kontrolümden çıktı ve ilk senemin ikinci döneminde tamamen depresyona teslim oldum. Derslere katılmıyordum, okula gitmiyordum, arkadaşlarımdan uzaklaştım ve izole oldum; yaptığım tek şey uyuyup uyanıp dışarıdan yemek söylemek ve yatağımdan çıkmadan yemek yerken dizi izlemekti. Kendimi tamamen kısır bir döngünün içine sokmuştum, boğuldukça boğuluyordum, gömüldükçe iyice kendimden uzaklaşıyordum. Sorun bende miydi, seçtiğim bölümün bana zor gelmesi miydi ya da yeterince zeki olmamam mıydı bilemiyordum. O zaman bu sorulara cevap veremesem de şu anda cevap verebiliyorum; tüm bu sorgulamam çocukluğumdan beri içime yerleşmiş olan bu hastalıklı tohumun zaman geçtikçe büyüyüp filizlenip elimi kolumu bağlaması ve gözlerimin önüne kendi dallarından bir hapis oluşturması ve dünyaya sadece onun izin verdiği şekilde bakmama müsaade etmesinden mütevellitmiş. Bu beni içten içe yiyen rahatsızlık, her ne kadar konular farklı olsa da, kıssadan hissesi aynı olan Bekir Coşkun’un Sözcü gazetesinde yazdığı “Ceviz Kurdu…” başlıklı yazısını aklıma getirdi: “Ceviz kurdu… Bir tür tırtıldır… Gireceği kadar bir delik açıp cevizin içine girer. Cevizin içi insan beynine benzer, başlar yemeye… Buraya kadarı normal… Yedikçe şişmanlar… Karnı büyür… Yeterince yükünü tutup doyunca gitmek ister, ama girdiği delikten çıkamaz.. Daha da kötü olanı; içi yenilince ceviz de kurumuş, sertleşmiştir, deliği genişletmek artık olanaksızdır… Kurtçuk oturur, delikten geçip çıkmak için tek çaresi vardır: Zayıflamayı beklemek… Aç kaldıkça zayıflar, eski cılız haline döner… Ve bir gün çıkar.. Ama çıktığında mevsim bitmiş, ortada aç ve cılız bir kurtçuk ile… Bir içsiz ceviz kalmıştır!” (Coşkun, 2017). Bu kısa hikayeyi hem cevizin hem de kurdun açısından bakarak ele aldığımızda kendim için de geçerli olan iki ders çıkarabiliriz sanki: ceviz açısından baktığımızda, beyne giren küçük bir “kurtçuk” sizi yiyip bitirebilir; kurt açısından baktığımızda ise “düşünmeden” hareket edilen “doyumsuz” davranışların bedeli ağır olabilir ve her şeyin farkına vardığınızda iş işten geçmiş olabilir diyebiliriz.

Sorunumu kabullenip annemlere açtığımda ise kendim için ilk adımı atmıştım aslında. Okuldan ve İstanbul’dan altı ay kadar uzak kalmak, annemlerin yanına dönmek, ailemin desteği ve belli bir düzene alışmak beni daha da karanlık yerlere gitmekten kurtardı. Geri kalan üniversite yıllarımda ara ara hala, en çok da stres altında olduğum durumlarda, ister istemez kendimi yemeğe verme fikri beni cezbetse ve arada kontrolü kaybetmeme sebep olsa da toparlanma sürecim her seferinde daha kısa zaman aldı. Her ne kadar artık diyetisyen kontrolünde bir beslenme düzeni oluşturmuş olsam da İnstagram’da, Facebook’ta ya da herhangi bir sosyal medya platformunda inanılmaz derecede mutlu, güzel, fit ve göz alıcı kadınlarla karşılaştıkça kendimi her anlamda kıyaslıyorum ve hala ara sıra o karanlık yere ister istemez gidiyorum. Nasıl gitmeyeyim ki? Hele de teknoloji tam anlamıyla bizi avucunun içine almış ve bilgiye ulaşmak bu kadar kolay iken…

“Bir birey ne kadar fazla medya ve sosyal medya unsurlarına maruz kalırsa, gerçek dünyanın da bu maruz kaldığı ögelerin yansıması şeklinde olması gerektiğini düşünür hale gelecektir…”

Muhtemelen bir kısmınız bana katılmayacak ve insanların iradesi olduğunu, eğer istemezlerse, iyi birer internet kullanıcısı olup okudukları ve maruz kaldıkları içerikler konusunda seçici ve hassas davrandıkları sürece bu rahatsızlıkların kendi kafalarında kurdukları vesveselerden ve senaryolardan kaynaklandığını savunacaktır. Ama o iş o kadar kolay olmuyor maalesef ki… Psikoloji ile biraz ilgilenen insanlar “mere-exposure effect” terimine aşina olacaklardır; bu terim kısaca, “bir uyarıcıya (örn., bir isim, ses ya da resim) sürekli olarak maruz bırakılmanın, o uyarıcının daha çok tercih edilmesine veya hoş bulunmasına yol açması” olarak açıklanabilir (Psikoloji Sözlüğü, psikolojisozlugu.com). Yani, bir birey kendini her ne kadar belli başlı şeylere maruz kalmaktan uzak tutmaya çalışsa da ister istemez kulak misafiri olduğu tek bir kelime veya göz ucuyla gördüğü tek bir fotoğraf şeklinde o birey fark etmeden bilinç altına sinsice yerleşebilir. Bunlara ek olarak, erkeklerin kadınların dış görünüş mevzusunu boşuna kafaya taktıklarını, erkeklerin dış görünüşe bu kadar çok takılmadıklarını söyleyenler de olacaktır. Öncelikle, bu bence dümdüz ve apaçık bir yalan; tabii bu demek değil ki dış görünüşe önem vermeyen erkekler de yok, elbette vardır. Ama bu mevzunun karşı cinsin, ya da cinsel eğilime göre aynı cinsin, kadınların görünümleri hakkındaki fikirlerinden daha derin bir kökü olduğunu da kabullenmek gerek. Yine de, fikir edinmek adına çevremde sosyal medya kullanıcısı olan (günde minimum 2 saat sosyal medya kullanan) erkeklere bu sorunlar hakkında sorular sorduğumda 3 erkekten (24-50 yaş aralığında) 1’inin “sıfır beden” diye sınıflandırdığımız kadınları çekici bulduğunu kabul ettiğini ve bu görünüme sahip bir kadın gördüğünde endişe duymadığını öğrendim. Bu konuda kadınların birbirlerini uyguladıkları “sözlü şiddet” de göz ardı edilemeyecek şekilde barizdir. Örneğin, Rihanna’nın son senelerde aldığı kilolar tüm sosyal medya platformlarında dalga konusu haline gelmişti ve birçok rahatsız edici kelimeler ve hakaret raddesine gelen sözler sarf edildi; tabii Rihanna serinkanlı ve öz güveni yerinde bir insan olarak bu yorumları pek kafasına takmadı, en azından cevap olarak verdiği yorumlarda öyle görünüyordu, fakat yapılan bu yorumların dolaylı yönden incittiği insanlar da elbette ki olmuştur. Ünlü şarkıcının kendisinin yanı sıra takipçileri ve hayranları da kendisi hakkında yazılan yorumlara ulaşabildiği için yapılan bu yıkıcı ve çirkin eleştirilerden genç, yaşlı ayırt etmeden olumsuz etkilenen insanlar olduğunu söylemek yersiz olmaz. Benzer bir şekilde bu durumu yerel örneklerle çeşitlendirmek gerekirse geçen sene anoreksiya teşhisi konulan İrem Derici’yi düşünebiliriz; hatırlarsanız durumu o kadar kötüye gitmişti ki hastaneye kaldırılmıştı. Size geçenlerde televizyon izlerken denk geldiğim bir olaydan da bahsetmek istiyorum. Tv8’de sabahları yayınlanan “Gel Konuşalım” programına Çiğdem Tunç’un da misafir olduğu gün “Evleneceksen Gel” programında ünlenen Solmaz Çiros da dahil olmuştu. Burada isimlerin veya yapılan işlerin çok da bir önemi yok aslında çünkü benim dikkatimi çeken tek şey Solmaz’ın programda sözlü şiddete maruz kalması; anladığım kadarıyla kendisi son zamanlarda kilo almış ve sosyal medyada birçok eleştiriye maruz kalmış. Bunlar da yetmezmiş gibi katıldığı yayında Çiğdem Tunç’un, iyi veya kötü niyetle, “Ben senin eski halini biliyorum, bence sen eski kilona dön” diyerek Solmaz’a tavsiyelerde bulunduğuna şahit oldum. Kendisi her ne kadar “Bence ben iyi görünüyorum, bu halimle mutluyum, beğeniyorum kendimi” dese de tavsiyeler verilmeye devam edildi. Kadınlığı, erkekliği, hatta dış görünüşü de geçtim, bir insanın “Ben kendi halimde mutluyum” cümlesini söyleyebilmesinin ne kadar zor olduğunu bence herkes biliyordur fakat gelen bu “tavsiyeler” kisvesinde kendisinden memnun olan bir insanın bile mutluluğuna çomak sokulmaya çalışılmasının da ayrıca üzücü bir durum olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Sonuç olarak toparlamak gerekirse, tüketim toplumu haline gelmemizin etkileriyle “medya odaklı” hayatlar yaşadığımızı söylemek ve modern zamanın getirdiği trendlerin insanlar üzerinde kaçınılmaz etkileri olduğunu savunmak yanlış olmaz. Medyanın ve sosyal medyanın insanların kendi benlik algılarını oluştururken çok etkili olduğunu çeşitli örneklerle açıkladım; bir birey ne kadar fazla medya ve sosyal medya unsurlarına maruz kalırsa, gerçek dünyanın da bu maruz kaldığı ögelerin yansıması şeklinde olması gerektiğini düşünür hale gelecektir ve bu durum çoğu zaman insanın gerçeklikten uzak benlik arayışları, karşılanması güç beklentiler içine girmesi ve hayal kırıklığı yaşaması ile sonuçlanır. Yakın zamanda yapılan araştırmalarda yeme bozukluklarının “son 30 yılda iki kat daha arttığı ve görülme yaşının 5’e kadar düştüğü” tespit edilmişken, medya ve sosyal medya unsurlarının daha dikkatli kullanılması gerektiği çok açıktır (Habertürk, 2011). Ben, ideal kadın vücudunun zayıflık ile eş anlamlı olduğu bir dönemde büyümek zorunda kaldım; sadece bu görünüme çalışma yolunda harcadığım çabalar sonucu kabullenilmiş hissettim. Arz edilen şekilde görünmesem bile bu yolda harcadığım çabalar benim karakterimin bir parçası ve bu yolda verdiğim emek adeta bir “statü sembolü” haline geldi. Çocukluk – genç yetişkinlik çağlarım arasında hiçbir zaman kendimi “yeterli” hissedemedim; şimdi bile ufacık bir dilim pasta yediğimde, artık eskisi kadar olmasa da, kendimden nefret edecek kadar yoğun duygular hissedebiliyorum. Durumun ne kadar içler acısı olduğunu vurgulamama gerek var mı? Yani, diyeceğim odur ki çocuklarınızı yetiştirirken onların görünüşleriyle ilgili kullandığınız kelimelere dikkat edin, kendi benliklerinin ve değerlerinin dışarıdaki insanların söyledikleriyle azalmayacağı gibi artmayacağını da gösterin, küçük yaşlardan itibaren kendilerini sevmeyi, bedenlerini her haliyle kabullenmeyi, dengeli ve eksiksiz beslenmenin önemini öğretin. Kendim de müdahil olduğum kadınlar adına, bizim için ulaşılması imkansız standartlar belirleyen tüm bu mecralara söyleyebileceğim tek şey şudur: “Yıllardır kadınların vücutlarına yapmadığınız kalmadı; canınız istedi şişmanlattınız, hoşunuza gitmedi zayıflattınız, bu vücutlar üzerinde hak iddia edercesine gönlünüzce yorumlar yaptınız, yetmedi zorla sahip oldunuz, bize ait olanı kendinizin yapmak için kendi izlerinizi bıraktınız… Bırakın da şu üç günlük dünyada canımız istediğinde ekmek de yiyelim pasta da!…”

.

KAYNAKÇA

Coşkun, Bekir. Sözcü Gazetesi, “Ceviz Kurdu…”. 26 Mart 2017, Web. 29 Kasım 2018.

Habertürk Gazetesi, “Yeme Bozukluğu Son 30 Yılda İki Kat Arttı”. 30 Aralık 2011, Web. 29 Kasım 2018.

Türkiye Psikiyatri Derneği, “Yeme Bozuklukları”. Web. 29 Kasım 2018.

Fotoğraf:
https://i.pinimg.com/originals/c9/43/bc/c943bc486a859f2121b1b83a84509da5.jpg

Önceki İçerikMOR-AL
Sonraki İçerikKırlangıç Çığlığı
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin “Karşılaştırmalı Edebiyat” bölümünden 2017 yılında bölüm üçüncüsü olarak mezun oldu. Kendi bölümünün yanında aynı üniversitede “Psikoloji” bölümünde yan dalını tamamlayarak sertifikasını aldı. 2014 yılında Work and Travel programı kapsamında Amerika’ya giderek 4 ay New Jersey eyaletinde çalıştı. Edebiyatın ve psikolojinin yanı sıra sosyoloji, tarih, müzik, gezi, sağlık, teknoloji, kültür ve sanat, sinema ve tiyatro, moda ve güzellik gibi birçok alana ilgi duyar ve son gelişmeleri, yeni trendleri yakından takip eder. Gündemdeki olayları edebiyat kuramlarından ve psikolojideki teorilerden ilham alarak yorumlamayı sever ve kendi bakış açısını bildikleri ışığında diğer insanlara iyisiyle ve kötüsüyle anlatmaya çalışır. Eğer yazdıklarını, dünyaya bakışını benimser ve daha fazla bilgi edinmek isterseniz sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz..

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.