Bir Varmış Bir Yokmuş

0
621

Ve dünya üzerindeki son masalcı kadın buğulu gözlerini boşluğa kilitleyerek fısıldadı… Fısıltısının ardına peyda olmuş ne bir umut kırıntısı ne de bir merak vardı. Sanki tüm masallar anlatılmış. Tüm sözler söylenmişti. Parmak uçları ne mürekkebe meyleder olmuş ne de dudaklarından bir cümle dökülür olmuştu. Yüzüne işlenmiş her kırışıklık sanki gözlerine kaynaklık ediyordu.

Karşısına çökmüş bir kız çocuğu bir an olsun gözlerini kırpmadan izliyordu. Bebek sarısı saçları bukleler halinde çenesinden aşağıya hareler halinde dökülüyordu. Kanayan parmak uçları yenmiş tırnaklarının armağanıydı. Kız çocuğunun gözleri merakla kadının gözlerini kilitlediği noktaya doğru kaydı. Şömineyi harlatmak için kullandıkları gazete kağıtlarının yırtık sayfalarını merakla izlemeye başladı.

Masalcı kadının göz bebekleri pencereye doğru kaydı.. Kız çocuğuna , masalcı kadının iki kol  ve iki bacağa sıkışmış ruhunun bir fırsatı olsa bir dakika orada  durmaz,  pencereden süzülürmüş gibi geldi. İki pare can şöminenin önünde diz çökmüş otururlarken aralarında sessiz bir dialog başladı. Kadın yorgundu.

Gözleri nemli dudakları tuzluydu. Sonra aralandı dudaklar. Gözlerini alevlere hapsetmek istercesine kenetledi bir kez daha. Bir kelam etmekti derdi. Kendisini terk eden cümlelerine inat bir kelam etmeyi diledi. O an bir sanrı geçti ruhundan. Gözlerini kırpıştırdı. Gitmiyordu. Sanki bir hayalet tünemişti karanlık koridorun sonuna. Bir dakika izin istedi, koridorun sonuna yürüdü. Sanrı kayboldu.. Afallayıp kalmaktan vazgeçmiş yorgun bir kadın kendini terk etmek isterse susardı. Döndü eski yerine geçti. Bir az daha oturdu..

Bu kez suskunluğunu bir hıçkırık sesi bozdu. Sese anlam vermeye çalışıyordu. Gözlerinden akan damlalar kaburga kemiklerinin arasında bir yeri yakıyordu. Dayanılmaz acılar zerk ediyordu damarlarında dolanan kanın içine sinmiş .

Kız çocuğu ani bir karar vermiş gibi masalcı kadının dizlerinin önüne çöküp saçlarını bacaklarına doğru bıraktı. Masalcı hafif bir şaşırmayla usul usul saçlarıyla oynamaya başladı. Bir yandan da çocukken bende ne çok severdim saçlarımda gezinen bir el hissiyatını diyerek düşündü.  Usulca gülümserken bir anda ilk sözcük dudaklarından aşağıya doğru süzüldü.

“Geç ne demek bilir misin?” diyerek sordu.

Kız çocuğu bu anı bekliyordum dercesine meraklı gözlerle masalcıya baktı.

Kadın cevap verdi.

“Asla geç demekle geçmeyenmiş.” dedi.

Kız çocuğu anlıyormuşçasına başını salladı. Kadın ise tebessümün ardına sığdırdığı sözcükleri bastırmak istercesine yutkundu.

Hangi cümleyi sarf etse bir yere varamayacağını biliyordu. Tüm bunlara rağmen dudaklarından dökülen cümlelere engel olamıyordu.

“Tanrı bulutların ardına bir ülke inşa etmiş. Öyle güzel bir inşaymış ki bu. Umudu bilmem ama harikulade güzellikteymiş..”

Bir anda kesilen cümlesi kız çocuğunun

“Pamuk helvalar kadar güzel miymiş?” sorusuyla bölündü.

Kadın gülümsedi.

“Pamuk helvalar kadar güzelmiş. Başka ne seversin.. (düşünerek) Kahveli süt sever misin sen.. Seversin değil mi.Onun kadar da cezbediymiş. Velhasıl orada yaşayan insanların bir sıkıntısı varmış. Ülkenin her parçasına bir zehir bulaşmış. Öyle korkunç bir zehirmiş ki bu.. Bilim adamları geceler boyunca uyumadan çalışıyorlarmış. Bir türlü bu zehiri yok edemiyorlarmış.. Öyle dertlenmişler ki bir gün yapacak bir şey olmadığına kanaat getirip vazgeçmeye karar vermişler. Bu tabi tüm ülkeyi hayli üzmüş. Yok edilemiyormuş bir türlü zehir.

Gel zaman git zaman bulutlar kararmaya kasvetin tohumları her yere dağılmaya başlamış. Bu olaylar yaşana dursun. Uzaklarda bir kadın divitini mürekkebe batırmış. Bembeyaz bir sayfaya kargacuk burgacık bir şeyler yazmaya başlamış. Sözcükler cümlelere kavuşurken. Paragraflar tamamlanmış bir yazıdır ortaya çıkmış. Yaptığı işten o denli keyif almış ki, bir koşu bir tüp daha mürekkep almak için sokağa koşmuş. Sokağa çıktığında ne görsün!

… Neredeyse ayaklarını yerden kesecekmiş. Yerdeki toprak parçaları göğe doğru havalandıkça gözlerini bir yanmadır almış. Eve dönmeyi düşünse de buna yeltenmemiş.

Bir tüp mürekkeple eve ulaştığı vakit bir bardak türlü otlardan kaynatılmış bir çay hazırlamış kendine. Bir de masaya çöktüğünde ne görsün! Yazdığı yazı masada yok. Masanın altına , iskemlenin altına türlü türlü yerlere bakmış durmuş. Hiçbir yerde yokmuş.

Tabi kadın bir hayli üzülmüşse de pek de üzerinde durmamış. İçtiği çayın nahoşluğu bir uykudur bastırmış. Olduğu yerde tatlı bir uykuya bırakmış kendini.

Ertesi sabah sokağa çıktığında koyu bulutlardaki azalmaya hayli şaşkınmış. Ülkedeki tüm insanlar gibi. O gün ülkedeki insanlar huzurlu bir gün yaşamanın şaşkınlığıyla mutlulukla evlerine dönmüşler.

O gece kadın, bir kez daha masasına çöküp, uzun uzun yazmış. Huzurla yattığı uykusundan uğultulu bir rüzgarla uyanmış. O rüzgar masanın üzerindeki kağıtları öyle bir savurmuş ki camdan dışarı doğru fırlatmış. Kadın korkuyla camın yanındaki masasına yaklaşıp penceresini kapatmış. Sönmüş mumu bir kez daha yaktığında bir de ne görsün kağıtlar yine yerlerinde yokmuş. Bu durumdan hafif hafif işkillenmeye başlayan kadının içine bir meraktır düşmüş.

Ertesi sabah sokaktaki insanları bir mutluluktur sarmış. Çünkü o kara bulutlar ve zehir sanki hiç gelmemişçesine gitmiş. Bu duruma sevinen kadın esrarengizce kaybolan kağıtları unutmuş. Herkes gibi sevinmiş.”

Kız çocuğu

“Zehir gitmiş mi yani?”diye merakla sorduğunda masalcı kadın hüzünle gözlerini kırpıştırmış.

“Sabırlı olmak gerek…

Kadın artık her gece divitini mürekkebine batırarak bir şeyler yazar olmuş. Ve her nasılsa yazdığı sayfalarca yazı esrarengiz bir biçimde her gece kayboluyormuş. Bu esnada ülkedeki insanlar zehirin tamamen yok olduğuna o denli inanmışlar ki, artık zehirden kurtulmak adına birlik olma yoluna gitmez olmuşlar. Artık dertleri tasaları birbirlerini yok etmekmiş. Daha üstün.. Daha nitelikli.. Daha namuslu… Daha kibirli.. Daha zengin olmaya kalkışmışlar. Bu yolda zengin artık fakiri satın alır olmuş. İnsanlar bir nitelik uğruna ruhlarını satmışlar.. Babalar kocalar namus uğruna canım dediği kızını öldürür olmuş. Kendi namusuna bakmadan.”

Kız merakla sormuş

“Nesi kötü insanların kendini geliştirmesinin..”

“Geliştiğini zannetmişler yavrucuğum. Halt etmişler. Bir kağıt parçası , sözde ahlak , sözde statüleri uğruna halt etmişler.

Nerede kalmıştık.. Haah artık zehir gitmiş. İnsanlar mutluymuş haliyle.

Bizim kadın ise kaybolan kağıtlarına bir türlü anlam veremiyormuş.

Bir gece sayfalar dolusu yine yazmış. Mumu söndürüp gaz lambasını yakıp koridorun sonundan sessizce masadaki kağıtların akıbetini izlemeye koyulmuş. İlerleyen vakitlerde rüzgar gelip kağıtları alıp götürmüş. Kadın her halde o gece rüzgarlı diye öyle bir durumla karşılaştığını sanmış. Bir gece .. İki gece… Üç gece…. Dört gece beklemiş. Her gece birbirini tekrarlar olmuş. Rüzgar gelip kağıtları alıp götürüyormuş.

Kadın bir gece yazmamaya karar vermiş. O gece ev sarsılmaya başlamış. Rüzgar öyle sallıyormuş ki evleri. İnsanlar korkudan sokaklara dökülmüş. Hiç kimse anlayamıyormuş. Bildikleri tek şey bu zehirin habercisiymiş.”

Kız merakla

“Zehir neden dönmüş geri.. Bir özlediği mi varmış.. Annesi mi kalmış geride…”

“Zehir  hiç gitmemiş ki.. Kadın her gece masallar yazmış. Zehir o masalları araklamış ve o masallarla uyumuş. O koskoca şehri isimsiz bir kadın kurtarmış.”

“Neden isimsizmiş..”

“Çünkü öyle güzel bir mesleği yokmuş.. Parası da yokmuş. Sahip olduğu tek şey bir serası bir de mürekkebiymiş. Serasındaki çiçekleri yetiştirip pazarda satarmış. Geceler boyunca da masallar yazarmış.”

“Ama kahramanmış..”

Masalcı kadın hüzünle tebessüm ederken gözlerinden bir damla daha yaş süzüldü. Kız bu kez daha da meraklanarak

“Peki eğer zehiri geceleri uyutuyorsa.. Gündüz uyanmıyor muymuş?”

“Gündüz… Zehir pek tabi uyanıkmış. Fakat insanlar öyle şeylerle uğraşıyormuş ki. Birbirlerinden üstün olup kişiliklerini satmak gibi. Zehirin uyanık olduğunu asla anlayamışlar…”

“Peki o kadında mı anlayamamış. Kahraman değil mi o anlamalıydı…”

“Anlamış tabi.”

“Peki bir şey yapmamış mı..”

“Zehiri emmiş.. Çevresinde olan bitenleri kayıtsız izledikçe zehiri emmiş.Zehir ciğerlerinde yüreğinde birikmiş.. Seninki o kadar da kahraman değilmiş anlayacağın. Kendini zehirlemiş.”

“Bence yanılıyorsun …Yapılacak bir şey kalmadığı vakit insan vazgeçebiliyor.. Kahramanda olsa(!)”

“Kahramanlar vazgeçer mi sence?”

“Kahramanlar bir tek kendinden vazgeçerler. Bence kadın kendinden vazgeçmiş daha ne olsun..”

Kadın ve çocuk birbirlerine baktılar. Sanki sözleşmişler gibi aynı anda

“Annem gibi” dediler.

O vakit masalcı kadın çocuğun saçlarını bir kez daha okşamak istedi. Çocuğa uzandı. Ve çocuk orada yoktu.

***

Dünya üzerindeki ilk masalı bir  kadın zehri uyutmak ve yok etmek için anlatmıştı. Oysa adı bile bilinmemekteydi. Kimse merak etmemişti. Zehir elbette tatlı uykusundan yeniden uyanacaktı. Dolayısıyla ben bu yazıyı o isimsiz kahramanlara adıyorum.

Başta sokak dergisi yazar ekibine ve dünya coğrafyasında yaşama tutunmaya çalışırken hala elini klavyede gezdirip mucizeler yaratan yazarlara ve pek tabi kendime teşekkür etmeyi borç biliyorum. Dünyayı daha yaşanabilir bir hale getirdiğimiz için.

Bir Varmış Bir Yokmuş


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.