BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ  Rus gerçekliğinin kurucularından olan Gogol, ”Bir Delinin Hatıra Defteri” ile hayata tutunmaya çalışan bir şizofreni ve ”Burun” ile ”Palto” hikayelerinde ise fantastik öğeleri gözlem yeteneği ve ince ironisiyle birleştirerek Rus toplumunun genel yapısını anlatır. Önemli Rus yazarların da esin kaynağı sayılan Gogol, yaşamı boyunca üç oyun yazmış ve ölümünden sonra pek çok eseri oyunlaştırılmıştır. Ülkemizde de sahnelenen ve dünya çapında büyük yankılar uyandıran ”Bir Delinin Hatıra Defteri” bunlardan biridir. Okuyuculara farklı pencereler açarken Rus bürokrasisinin işleyişini gerçekçi biçimde gözler önüne seren Gogol’ü belki de en iyi ”Hepimiz Gogol’ün  ”Palto’sundan çıktık” sözleriyle Dostoyevski özetlemektedir.

Her kitabın okunacak bir zamanı olduğuna inananlardanımdır, bu kitap senelerdir kitaplığımdaydı fakat okunması ve yorumlanması bu zamanlara aitmiş. Gelelim kitaba; ilk hikayede şizofreni hastası bi adamın, naif ve inceliğine şahit olurken aynı zamanda ise delilik diye tabir ettiğimiz kime göre neye göre yorumlanan güç olaylara şahit oluyoruz, örneğin karakterimiz köpeklerle konuşabiliyor, bu onu deli yapar mı? Halbuki kendisi üst düzey yöneticilerle çalışan bir kalem memuru, bu kadar önemli mevkilerde ki insanların sağlam zihinlere sahip olması gerekmez mi? İşte, Gogol tam olarak da bunu eleştiriyor, hemen hemen her sayfasında gördüğümüz devlet yöneticilerinin aslında baş karakterimizden daha da hasta olduğunu ama bir takım elbise ve zenginlik ile nasılda kapatıldığını okuyoruz. İlerleyen sayfalarda ise baş karakterimiz kendini ‘Kral Ferdinand’ zanneder ve hastaneye kapatılır, açıkcası hastane sahnelerinde söz ettiği bir çok cümleyi kendine akıllı diyenler kuramaz sanırım. Dediğim gibi kime göre, neye göre delilik? 

”Burun”, öyküsünde ise yine bir yönetici olan baş karakterin burnunu kaybetmesi ve burnunun türlü kılıklarda; şövalye, soylu, üst düzey bürokrat, sıradan halk… gibi kılıklara bürünüp şehirde dolaşmasını ve sonra ansızın bir gün tekrardan gelip yerine oturmasını okuyoruz, açıkcası bu hikayenin çoğu yerlerini okurken çok eğlendim. Gogol’ün inceden inceye üst düzeyleri eleştirmesi takdir edilesi.

”Palto”, öyküsü ise kitabın son bölümü ve bana göre en acıklı kısmı. Baş karakter başına gelen hiçbir şeyi hak etmemişti. Neler yaşadığını yazmayarak sizleri kitabı okumaya davet ediyorum. 19.yy’da yazılmış olan bu eserin günümüzde ki hayatla hala paralellik göstermesi ise beni düşündürmekten başka hiçbir şeye yöneltmiyor ne yazık ki. Yüzyılların rakamları değişse de, yöneten – yönetilen kavramları değişse de, kılık- kıyafetler değişse de,  ülkelerin isimleri-sınırları değişse de zaman algımız değişse de değişmeyen tek şey; Güçlünün zayıfı ezmesi ne dersiniz?

”Nihayetinde Akaki son nefesini verdi. Ne odası ne de dolabı mühürlenmişti. Çünkü herhangi bir varisi yoktu ve arkasında kaz tüyünden bir demet divit, beyaz yapraklı bir not defteri, üç çift çorap , pantolon düğmeleri ve eski paltosundan başka bir şey bırakmamıştı. Bu emanetlerin kime verildiğini ancak Tanrı bilir. Bu öykünün yazarı bununla asla ilgilenmedi.

Akaki kefene sarıldı ve kilise mezarlığında ebediyete uğurlandı. Güzel St Petersburg şehri de böyle biri hiç  yaşamamış gibi varlığına devam etti. Böylece hayatında hiçbir zaman bir arkadaşı ya da koruyucusu olmamış, kimsenin kalpten değer vermediği ve normalde az görülen bir böceği bile mikroskopa sokup incelemeye can atan doğa bilimcilerinin dahi dikkatini çekmeyen bir insanın hayatı da sona ermiş oldu…

”Gelin görün ki şu hayatta her daim başkalarının gözünde o kadar mühim olmayan şeyleri yeterince mühim sayan insanlar vardır.”(Nikolay Vasilyeviç Gogol)