Bencil

Bulutlar pirüpak göğe saçılmış. Ağaçlar başını eğmiş, meyvelerinin gözleri güneşin ihtişamına olan hayranlığından açılmış. Hayat oradan bakınca sonsuz gibi görünmüş gözüne insanın.

“Nedir benim ahvalim, tez elden kararacağını bildiğim bir istikbale mi gidiyor ayaklarım? Hani kalbim şahlanıp döndürüverirdi yanlış yollardan beni? Yoksa zaten belli mi benim sonum da tüm yitenler gibi? Gerçekliği ne kadardır bu yaşadığım ve sonsuz sandığımın? Kelebeğin kanadına tutunup yol almaya çalışmak kadar ağır mıydı bir iz bırakabilmek bu dünyaya? Hep benim varlığım için mi sanmıştım bu gördüklerimi? Söylemeyi hiç istemiyorum lakin bencillik miydi bu yoksa?”

“Bir mumun benzi soluk mavi alevi kadar ölümlüydüm doğduğumda. Sahile vurmuş ve sularla dövülmüş bir taş kadar yorgundum otuzuma bastığımda. Bir sabah uyanamayacağımı ve sonsuz uykuya dalacağımı bile bile uyandım her sabaha. Kabullenemedi bir yanım tabii. Böyle düşünüp durmak vakit kaybından ibaret bir hata mıydı? Peki en az benim kadar düşünceli miydi bu sonsuz sandığım evren?”

İnsan acabaları içinde kayboluşu arttıkça evrene dair umudu yeşerdi, sonra da bir avazda o umudun içinde hapsoldu. Zerre olana kadar düşünmeye devam etti.
Ansızın içini bir karartı kapladı. Düşünmeyecekti artık bu acabaları, kurcalamayacaktı. Oysa her şey apaçıktı, tıpkı varlığı gibi sahiciydi cevaplar, ama evreni gözlerinin gördüğü kadar basit sanmakta ısrarcıydı. Dünyaya minnet etmeyecekti, savrulsa da keyfini güdecekti bu diyarın.
Bahçedeki ağaçtan bir meyve koparıp yedi. Kimin diye düşünmedi, kendisinindi sanki tüm yeryüzü, etrafında yaşayan diğer her şeyden daha üstün hissetti. Her şey onun olsa gerekti. Başka türlü nasıl yaşardı bu üstün varlık! Sahiplendi tüm yeryüzünü. Oysa sahiplendiği, dünyanın mülkü kadar acizliğiydi. Kötülük; ki zaten o da aciz benliğiydi.

“Ne kötülük geliyorsa benden mi yoksa?” dedi vicdan denilen o zayıf ve narin ses.

Korkuyla reddetti bu düşünceyi derhal, vicdanını gömdü ve benzersiz bir kibirle savurdu dumanı başından. Sonra da meyveleri ceplerine doldurdu. Cebine sığdıramadığı an kesti koca meyve ağacını kökünden, bir kuşun sırtına atıp uzaklara götürüverdi. Kuş bir yudum su içecekken de başına vurdu, bu sular benim dedi. “Bu evren benim. Ben varım, varlık sadece benden ibaret. Her şey benim için.” Kibrinden koca dağların eteklerindeki kayalar bile titrerken, bir ses “Peki sen hiç yanılmaz, yıkılmaz mısın?” diye sordu. Susuverdi bir anda. Bir endişe kapladı içini, gömdüğü vicdan son nefesini o an verdi. Düşünmek dahi istemedi acizliğini. Evren benim için var dedi ve yakıp yıkmaya, kırıp dökmeye, kendinden güçsüz olan her şeyi talan edip sömürmeye devam etti. Dünyayı renklerinden ayırmak, kendisi gibi kapkaranlık yapmak istedi.

Sonra bir sabah saniyelerin arasında eriyip yok oldu, kendisi bile duymadı bu yok oluşun sesini. Korkulan o derin uyku çoktan insanı bulmuştu. Evrenin kılı bile kıpırdamadı. Hayat akıp gitti, hiçbir eksiklik hissedilmedi.