Ağır Kayıp

Bir şeyi yitirmek için ilkin kazanmak, kıymetini anlamak içinse kaybetmek gerekir. Birbirini kovalayan iki tuhaf cümle. Birbirinden bağımsız sanılan ama birbirine kökten bağlı iki durum. Kazanmak-kaybetmek… Niçin kaybedilmeden anlaşılamaz hiçbir şeyin kadri- kıymeti? Ne denli önemli olduğunu kapladığı alan boşalınca mı anlamak gerekir illa?

Bazı şeyler vardır ki hiç kazanılmadan kaybedilen ve yine birtakım şeyler vardır ki yittiğinde fark edilen. Hatta bunun üzerine eskilerimizin söylediği nice sözler de vardır:

• Abanın kadri yağmurda bilinir
• Kör ölür badem gözlü olur
• Kel ölür sırma saçlı olur

Demek ki ezelden ebede bu iş hep böyle olmuştur ki üzerine benzer cümleler kurulmuştur. Bu cümlelerin müşterek ifade ettiği tek bir husus var:

Kaybedilen şey, ancak kaybedildiği vakit değer görür. İnsanlar da diğerleri için aynen böyledir. Verdiğiniz değer, gösterdiğiniz sevgi karşı taraf için hiçbir mana ifade etmez. Ne zaman ki bunları o kimse/ kimselere sunmaktan vazgeçersiniz belki işte o zaman bu ehemmiyetli hislerin yokluğu onları derin uykularından bir aralık uyandırmaya aday olur. Belki diyorum çünkü kimi bu gafletten bile isteye uyanmaz. Çünkü bilir ki uyanırsa korkunç bir gerçeklik onu beklemektedir. O yüzden ölü taklidi yapmayı daha kolay bir kaçış yolu olarak seçer. Gaflet uykusu derindir, ağırdır. Ondan uyanan ona bir daha yatamaz. Onunla uyuyansa hiçbir gerçekliği bilmez, bulmaz ve görmez. Bu da bu uykuya yatmış olanların pek tabi işine gelir. Can acıtıcı gerçeklerin yüzlerine şamar misali inmesindense gözlerini onlara yummak daha kolay gelir. Bu yolu tercih eden birçok tanıdığım insan oldu. Onlara şunu söylemek isterdim:
Başkasını kandırmak kolay, peki ya kendini kandırmak. Bu mümkün müdür? İnsan herkesi kolayca kandırabilir belki ama kandıramayacağı tek insan bizzat kendisidir.

Keşke kaybetmeyi deneyimlemeden de bazı şeylerin farkına varabilsek.