Bakın korktuğum filan yok… Hayır… ah hayır… Anlatmak üzere olduğum bu anım gerçekten tüyler ürpertici olmakla beraber hüzünlü de… şu an gözyaşı döküyorsam kuşkusuz bunun nedeni dört gün önce yaşadığım o korkunç olaydan dolayı kaynaklanıyor… ve belki size anlatarak yükümü hafifletebilir, uyumaya başlayabilirim… çünkü en son beş gün önce uyumuştum… aslında her şey beş gün önce başladı, ama asıl olay dört gün önce yaşanmıştı… Ah! Dinleyin işte…

Tekdüze bir günün daha başındaydım: Sabah erkenden kalkmış, dişlerimi fırçalamış ve kahvaltımı etmiştim (Nedense diş fırçalamadan sonraki o portakal suyun ilacımsı tadı hoşuma gidiyor, o yüzden kahvaltıdan önce fırçalıyorum.) İşsizdim ama babamdan miras kalmış epey bir param mevcuttu. Babam sarhoşun tekiydi. Ticaret dışında bir şey bildiği yoktu ama her şeyi bildiğini iddia ederdi. Neyse, bunlar önemli şeyler değiller, hayır… zaten ölünün arkasından konuşmak ayıp değil midir? Hele de ölü aşağılığın tekiyse! Ama annem dünyalar tatlısı bir melekti… ve biliyorum ki şu an bulutların arasından beni seyrediyor, koruyup kolluyor aynı bir meleğin yapacağı gibi. Ama bunları neden anlatıyorum? Ah, biraz sonra anlayacaksınız… ama henüz vakit erken… izninizle, devam edeyim… Tek evlatları ben olduğumdan bütün para bana kalmıştı ve babamın içki şirketini işletmek için fikrim dahi olmadığından onu da satıp, hayatımın sonuna kadar yetecek belli bir meblağ edinmiştim. Sabahları hiçbir nedeni olmadan erken kalkıyor ve penceremden dışarıyı seyrediyorum. Spor yapmıyorum. Haberleri seyretmiyorum. Birine günaydın demiyorum. Fırına inmiyorum. Hayır, yalnızca kahvemi yudumluyor ve insanların koşuşturmalarını seyrediyorum. Ne kadar boş bir yaşayışın peşinde koşturduklarını içime çekiyor ve anlamlandırmaya çalışıyorum. Ne için bu kadar koşturuyorlar? Neden acele ediyorlar bu denli, nefret ettikleri işlerine yetişmek için? Ve kimse niye birbirine gülümsemiyor? Bu koşuşturmanın pençesinde, şeytanın kahkahalarıyla ve hırsın boğuculuğuyla dans ediyorlar ama birbirlerine değmemek için kıvrım kıvrım dönüyorlardı. Romantik olmamakla beraber kesinlikle korkunç olan bu gösteriyi her sabah izlemek için neden erken kalktığımı ben de bilmiyordum. Belki de yalnızca o açgözlülüğün bir parçası olmadığımı kutlayabilmek için. Ve biraz da düşünmek için, bunca parası olan bir ailenin evladı olmasaydım az önce kornaya basan, çıldırasıya kızmış ve stresten kuduran o göbekli adam ben olabilir miydim? Heyhat! Paranın köleleşmiş en çirkin örneği miydim yoksa ben? Sabahları kalkıp, insanların telaşlarından haz alan ve gizlice sırıtan, bir yandan da masanın altından parasını sayan pisliğin teki miydim? Ve bu düşünce kafamda yer eder etmez rahatsız olmaya başladım. Bakın yaptığım şey rutindi, babam iki sene önce öleli beri her sabah yapardım bunu ama şimdiye dek asla suçluluk hissetmemiştim. Asla, bunların hepsinin koca bir haksızlık olabileceğine dair, sahip olduğum hiçbir şeyi hak etmediğime dair düşünceler hiç gelmemişti aklıma. Ama şimdi, bilmeliydim, öğrenmeliydim: ben kimdim? Ve ilk defa bir şey yaptım. O kadar erken olmasına rağmen o telaşa karışmaya karar verdim. Kalktım, giyindim. Ön yargımı evde bıraktım ve kalabalığa karıştım. Hızlı adımlarla ilerliyor, sanki işime yetişmeye çalışıyormuş gibi çılgınca düşünüyordum. Kırmızı ışıkta beklerken sabırsızlıktan ayağımı yere vuruyor ve ıslık öttürüyordum. Hiç kimseyle göz göze gelmiyor, sanki yoklarmış gibi davranıyordum. Bu iğrenç bir histi. Sanki tanımadığım bir kadınla, bilmediğim bir bedenle sevişiyor ve haz almaya çalışıyordum; oysa nasıl haz alabilirdim ki, teni buz gibiydi, aynı gözleri gibi. Herkes öyle yabancı, öyle uzak. Metro istasyonuna indim. Tam bir ana baba günüydü burası. Ve ben şaşırmadan edemedim: Bunca kalabalığa rağmen, insanlar birbirine değmemek için sonsuz çaba sarf ediyorlar, kolları hafifçe birbirlerine sürttüğünde ise yüzlerini ekşiterek uzaklaşıyorlardı. Metronun içinde kaçınılmaz olduğundan herkes birbirine yapışık gidiyordu. Metronun içi farklıydı, burada daha çok güven vardı, daha çok tene temas. Göz göze gelmeler yine yasaktı çünkü baktığım yüzlerden hiçbiri kafasını kaldırmıyordu. Telefonuyla oynayanlar… kitap okuyanlar(gerçekten üç beş kişiyi geçmezdi) ve umudu tükenmişcesine yeri seyredenler… Tren bu insanlardan ibaretti. Neşe yoktu. Heves yoktu yaşamaya dair. Heyecan filan, hiçbiri yoktu. Yalnızca: Endişe, korku, bıkkınlık ve paranın kölesi olmayı çoktan kabul etmiş bir avuç insan. Ama bütün bunları neden anlattım ben size? Bakın… yaşadığım olay işte tam şimdi başlıyor ve taşlar birbirine oturduğunda anlayacaksınız… bu denli ümidi kesilmiş bir yaşamı süren insanlardan biri de ben miydim? Yaptığım şeyler bir amaca hizmet ediyor muydu? Gerçekten ediyor muydu yoksa ben az önce size metrodaki insanları değil de, kendi ruhumu mu anlatmıştım? Bilmiyordum… belki de bunları size anlatırken o yüzden titriyorum, yaşanmışlıktan çok, daha henüz kafamda cevaplayamadığım bütün o lanet sorulardan dolayı… pekâlâ, pekâlâ, devam edeyim hikâyeme… İşte tam da bütün bu insanların ne kadar boş bir yaşam sürdürdüklerini düşünürken, bir kadınla göz göze geldim. Heyecanımın doruğa ulaştığı bir noktaydı bu çünkü epeydir bu denli yoğun, anlamlı bakmamıştı kimse bana. Hele de bu sabah, göz göze geldiğim ilk insandı, doğal olarak ona içten bir bağ hissetmiştim. Fakat bu kadının bakışlarında yalvaran, çığlık atan küçük bir kız çocuğu vardı. Ona acımadan edemedim. Ara sıra gözlerini kaçırıyor, sonra yine bakıyordu bana. Her baktığında sanki biraz daha doluyordu gözleri ve bir damla yaş akacak olsaydı yanağının kenarından, kuşkusuz kalabalığı yarıp ona sarılmaya hazırdım. Neden bilmiyordum. Neden bu denli sevgi beslemiştim ona karşı yahut niye acıyordum onun bu haline bilmiyordum. Belki de yaşamımın amacını onun ruhunda bulabileceğime inanıyordum. Neye inandığımı bile bilmiyordum ve bunların önemli olduğunu da sanmıyorum, izin verin anlatmaya devam edeyim. Evet! Ne diyordum? Kadının bakışlarındaki küçük kız çocuğu, evet. İçgüdüsel olarak ona yaklaşmak geldiyse de içimden, kalabalıktan çok ilerleyemedim. Sonra yanında duran iri yarı adamı fark ettim. Adam kadının kolundan sıkıca tutmuş, öfkeyle camdaki yansımasını seyrediyordu. Ne kadar “adam” ve ne kadar “yakışıklı” olduğunu filan mı düşünüyordu acaba? Birkaç durak sonra hareketlendiler ve ben de gayriihtiyari onları takip ettim. Kadın inmeden hemen önce, hüzünle “elveda” dercesine bakmıştı bana ama ben elveda demeye hazır değildim henüz, hayır. Kalabalığa bu kez minnettardım; gizlenebiliyor, onları fark edilmeden takip edebiliyordum. Yürüdükleri süre boyunca kadın istemsizce hareket etmiş, adamsa hep bir adım ileride, sanki bir köpeğin tasmasını çekiştiriyormuş gibi kadının kolundan çekiştirmişti. Kuşkusuz bu, bende nefret duygusunu uyandırdı. Ve işte; size babamın aşağılık oluşundan bahsetmiş olmamın nedenine geldik. O, anneme asla kibar davranmaz, sevgiyle yaklaşmazdı. Başka kadınlara her daim sesini inceltirdi ama anneme bağırdığında, küçük odamın yatağının kenarında oturmuş ellerimi kulaklarıma sıkıca kapadığım o zamanları hatırlıyorum… annemin çığlıklarını… iniltilerini ve hıçkırıklarını… ama ellerim annemin ruhunun seslenişini, fiziksel ve basit kalan ellerim, annemin ruhani çığlıklarını işitmeme engel olmuyordu… ve elimden bir şey gelmediği için de kendime küfürler savurmak bir işe yaramıyordu… Babamın karşısına çıkıp, “yeter, bırak onu! Bırak onu artık! Bırak!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. İki gün sonra, pahalı bir hastane yatağında uyanmıştım. Yandaki yatakta annemi seruma bağlamışlardı. Babam böyle biriydi işte: Şiddet uygular, ağız yüz girişir ama sonra sonsuz miktardaki parasını esirgemez ve en pahalı hastane odalarına yerleştirirdi bizi. Kimse sorgulamazdı ne oldu bize diye, soranların da kuşkusuz bir etiketi vardı. Herkesin bir etiketi vardı bu dünyada. Babam böyle görürdü hep. Bundan birkaç yıl sonra, acı dolu birkaç yıl sonra annem öldüğünde neredeyse hiç üzülmemiş, aksine sevinç gözyaşları dökmüştüm: Kurtuldun anne. Kurtulmuştu da, hayatının hiçbir döneminde mutlu olamadığı, yüksek ihtimal ailesinin zoruyla, zengin diye evlendirildiği o adamla korkunç bir ömür geçirmişti. Ve artık ona şiddet uygulayamayacaktı ihtiyar adam. İhtiyar adam öfkesini bazen duvardan, eşyalardan ve bazen de benden çıkarmaya devam etti. Sorun değildi, yeter ki annem ağlamasındı artık, huzur içinde yatsındı canım anneciğim. Şimdi anladınız mı neden nefret duygumun öylesine kuvvetle kabardığını? O kadının gözlerinde annemi görmüştüm. Korkuyu. İhtiyacı. Sevgisizliği ve yalnızlığı. Ve artık o küçük çocuk değildim, babasının kemeriyle dövülmekten korkan, titrek çocuk değildim. Bu kadına olan bir vazifem vardı artık: Onu koruyup kollamak. Annem böyle isterdi. Gökyüzünden beni izleyen annem şüphesiz gülümseyerek, “koru onu,” derdi. Ve tüylerim ürperirken düşünmeden edemedim, sanki az evvel kulağıma fısıldamıştı annem gerçekten de: “koru onu.”
Bir süre sonra bir ara sokağa soktu kadını. İnsanlar seyrekleşmişti ve ben gizli kalmakta güçlük çekiyordum. Sonra bir tokat sesi yankılandı sokakta. Bir kadının çığlığı. Ellerim terlemeye başladı. Dişlerimi sıktım. Öfkeden kuduruyordum. Adam bağırmaya başladı. Tam olarak hangi dilde konuştuğunu bilmiyordum ama buralı olmadığı kesindi. Korkuyordum. Karşısına çıkarsam onu alt edemezdim. Benden kat kat büyüktü. Ve şimdi dikkat çekersem bir daha hep tetikte olurdu. Gözyaşlarımın akmasına izin vererek, kadının çığlıklarını çektim içime. Her bir tokatta kendime fısıldayarak: “Özür dilerim anne… özür dilerim anne… özür dilerim anne… özür dilerim anne…”
Sonunda adam durmuştu. Aradan kaç dakika, saat, gün yahut ay geçmişti bilmiyordum. Sonsuzluk gibi gelen bu sürede kendimden bir kez daha nefret etmiştim ama bu kez planım vardı. Her şeyi yoluna sokacaktım. Ara sokaktan çıkarlarken duvara yaslandım ve sanki bir şeyle ilgileniyormuş gibi yaptım. Beni fark etmediler. Kadının bile artık kafasını kaldıracak gücü kalmamıştı. Yer yer kızarıklar, morlukları vardı. Yine onları uzaktan takibe başladım. Belki de gezmeye çıkmışlardı ama anlaşılan bu ara sokak olayından sonra vazgeçmişlerdi ve tekrar metroya bindiler. Onları gözümden ayırmadım. Benim bindiğim duraktan birkaç durak öncesine kadar gittiler ve orada indiler. Yine kolundan çekiştiriyordu adam onu ama kimsenin umurunda değildi bu kare. Kimse, ne kadını ne de onun gözlerinden akan yaşı umursuyordu. Bir otele girdiler ve asansörün içinde kayboldular. Yalnızca ikisi vardı asansörde ve irkilerek acaba asansörde de ona vuruyor mudur diye düşündüm. Asansörün hangi katta durduğuna bakarak merdivenlere yöneldim. Üçer üçer atlıyordum merdivenleri ve dördüncü kata geldiğimde kapıdan hafifçe kafamı uzattım. Girdikleri odayı görmüştüm. Kapıya kadar gidip baktım: 1408. Tekrar evime döndüğümde yorgunluktan bitap düşmüştüm. Halsizdim ve kendimi yatağa bırakır bırakmaz hasta olacağımı anladım. Grip gibi bir şey değildi ama bu… hayır… çok daha öteydi… ne yapmam gerektiğini biliyordum. Babamın eski kasasına yaklaştım ve şifreyi girdim. Oradaydı. Elimi buz kesmiş metale değdirirken titriyordum. Güvenlik kilidini kontrol ettim. Kilidi açtım ve mermi kutusuna uzanıp, tek bir mermi yerleştirdim. Tam kasayı kapatacakken bir mermi daha koydum silaha. Çünkü bilmiyordum. Neyi mi bilmiyordum? Silahı kaç kere ateşleyeceğimi. Çok iyi bir nişancıydım, babam ben daha küçükken beni ava götürür ve iğrenç kahkahalarının arasında hayvanları öldürmekten ne denli haz aldığını gösterirdi bana. Ben hayvanları bir türlü vuramazdım -daha doğrusu vurmazdım. Babam bilmezdi ama o yokken şişelerde atış denemeleri yapardım. Nişanım çok iyiydi. Hayvanları asla vurmazdım. Demem o ki, o adam için bir mermi yeter de artardı bile… bilmediğim şey ise, kendim için bir mermiye ihtiyacım olur muydu?
O gece hiç uyuyamadım. Uyumak için kendimi zorladım, “İhtiyacın var buna, uyumalısın, hadi, hadi derin bir nefes al, uyuyabilirsin… hadi…” gibi sözcüklerle kendimi kandırmaya çalıştım ama başaramadım. Kadının çığlıkları, pörtlek ama dolmuş gözleri bir türlü ruhumdan çıkmıyordu. Kazınmıştı sanki bana. Ve bu gece de yine huzursuz bir uyku, her bir yanı ağrı dolu bir uyku geçireceğini düşünmek bile hasta ediyordu beni, deliye döndürüyordu. Sabah dörde doğru daha fazla dayanamayacağımı anladım. Yanıma büyük bir meblağ para aldım ve bir taksiye atladım. Silahı belimle pantolonumun arasına yerleştirdim. Metalin tenimde bıraktığı his beni sarhoş ediyordu sanki. Otele vardığımda taksiciye bol miktarda bahşiş bıraktım. Öyle boldu ki, adam bana, “kapıda beklememi ister misiniz?” diye sormuştu. Ona biraz daha para verip, “bugünü kendine ve ailene ayırmanı istiyorum, evine git.” demiştim, aynasının üstünde asılı duran aile fotoğrafını işaret ederek. Gözleri daha dolmadan, mahcup olmasın diye ona hemencecik gülümseyip ayrıldım taksiden. Otele girdim ve resepsiyonda dikilen kızı gülümseyerek selamladım. Yorgun ve bakımsız görünüyor olmalıydım çünkü bir an şaşırıp, sonra o da gülümsemişti.
“Size nasıl yardımcı olabilirim efendim?” dedi.
“1408 numaralı odanın yedek anahtarını rica edecektim,” başka bir açıklama gereği duymadım.
Kız, neredeyse 1408 numaralı oda dolu diyecekti ki, yedek anahtar dediğimi algıladı. Yüzü gölgelenirken endişelendiğini fark ettim. Ona bir zarf uzattım ve, “al bunu, üç yıl çalışarak biriktiremeyeceğin kadar çok para var bu zarfta.”
Kız çekingen ve ürkekçe elini uzatmaya başladı zarfa. Yapmak istemiyordu. Yaptığı şeyin; ahlaksızca, yanlış olduğunu biliyordu ama karşı koyamıyordu nefsine. Arzularına, aç gözlülüğüne ve ihtiyaçlarına yenik düştü. Parayı aldı. Onursuz davranışını bir ben, bir o bir de Tanrı biliyordu. Başka kimse bilmesindi, yeterdi ona. Bana yavaşça anahtarı uzattı ve resepsiyondan ayrıldı. Sanırım işi bırakmıştı. Asansöre yöneldim. Sakinliğimi korumaya çalışıyordum ama titremeden edemiyordum. Dördüncü kat düğmesine zoraki bastım ve arkamı dönüp asansörün içindeki aynayı seyretmeye başladım. Tanımadığım o adamdan gözlerimi kaçırıyor, kirli sakalının ve yağlı saçlarının ne denli çirkin durduğunu düşünüyordum. Yüzündeki umut, gözaltı torbalarının içine bile sığmayacak kadar azdı. Sırıttım. O da sırıttı. Gözlerim doldu. Kendimi tanıyamaz hale geldiğim için değil de, daha çok yalnızlığımın o sonsuz uçurumuna yaklaştığımı hissettiğimden dolayı. Asansör öttü, kapı açıldı. Sakin adımlarla hole çıktım ve 1408 numaralı odanın kapısına geldim. Koridor loş ışıkla aydınlatılmıştı ve saat daha beşi biraz geçtiğinden sessizliğe gömülüydü otel. Sonra ilginç bir şey oldu: Kapıyı tıklattım. Hayır, anahtar cebimdeydi ama kullanmamaya karar vermiştim. Bu durum nedense bana haz vermişti. Sanki, şeytan oluvermiştim. Resepsiyondaki kızın aklını çelip, onu bir günah işlemeye itmiş; ama günahın devamını getirmemiştim. Şeytan da kuşkusuz, insanlara içki içmelerini fısıldayıp, geceleri yatmadan süt içerdi, içmez miydi? Günahla işi olmazdı şeytanın, günah işletmekle işi olurdu ancak. Ama şeytan da bir melekti tabii. Ah! Bu beni de bir melek yapmaz mıydı? Şeytan olsam bile melek olmaya değmez miydi? Ama hayır… şeytan değildim ve olmayacaktım da ben… ben yalnızca babamdan kalma bir alışkanlığı test etmek istemiştim… evet, test etmek… hayır, durun, yargılamayın beni hemencecik… paranın hala insanların haysiyetini satın alıp alamayacağını görmek istemiştim, görmüştüm de… ve resepsiyoncu kız bana anahtarı uzatırken anlamıştım: Para, adi olan her şeyin en aşağılık olanıydı. Babam her insan gibi, paranın köpeği haline gelmişti ve ona tapar olmuştu… Paraya tapıyordu işte herkes! Para tanrılaştırılıyor, yüceltiliyordu. Para için dualar ediliyor, parayla her şeyin çözüleceğine inanılıyordu. Para umudun simgesi haline dönüşmüştü. Fakir olanların umutsuz, zengin olanların da peygamber sanıldığı bir evrendeydik işte! Ve korkunç olan soru şuydu ki… benim bunların arasında yerim neredeydi? Paranın kulu muydum bunca zamandır yoksa gözardı edebilmiş miydim onca sahip olduğum mülkü? Ve cevaptan ölesiye korktuğum için kapıyı bir kez daha sertçe tıklattım. İçeriden tıkırtılar duyuldu ve kapı hafifçe aralandı. Kadınla göz göze gelmemle birlikte içime serpilen suları anlatmam olanaksız. Huzurla dolan ruhum sanki mutluluğun en uç noktasına ulaşmıştı. Neden bu denli kuvvetli bir bağ hissediyordum ona karşı? Oysa ne adını biliyordum ne de tenine dokunmuştum. Yalnızca o küçük, ürkek bakışlarına âşık olmuş, onu koruyup kollamak istemiştim. Beni tanımıştı hemen. Beni tanımasını beklememiştim, tanıması heyecanımı biraz dindirmişti, açıklama yapmak zorunda kalmayabilirdim, gözlerimden anlayabilirdi her şeyi. Ve inanır mısınız, anladı da. Kapıyı iyice açtı ve bakışlarını yere çevirerek beni sessizce içeri davet etti. Kocası odada yoktu. Kapıyı ardımdan kapattı ve bir süre öylece ayakta dikildik. Aramızdaki sessizlik kesinlikle rahatsız edici değil aksine huzur vericiydi. Sanki güzel bir rüyanın, güzel bir noktasında takılı kalmıştı her şey ve “keşke zaman dursa” dediğimiz bir anda, zaman gerçekten durmuştu. Yelkovan akrebe hareket etmesini emrediyor, akrep ise aldırış etmiyordu. Cesaretimi toplayıp bakışlarımı kaldırdım ve onu incelemeye başladım. Beyaz teni göz alıcıydı. Uzun, siyah saçları omuzlarından bukleler halinde inmişti. Koyu mavi bir gecelik vardı üstünde ve tırnaklarındaki oje yer yer yıpranmıştı. Yüzünün etrafındaki morluklara rağmen hayatımda gördüğüm en güzel kadındı kuşkusuz. Kolunda da yer yer mavi izler vardı. Elimi belime götürdüm, silahın metali hala ısınmamıştı. Buz gibi bekliyordu; adamın göğsünü delip ısınmayı bekliyordu. Kadına doğru birkaç adım attım, titrediğini görebiliyordum. Ona iyice yakınlaştığımda kalbim küt küt atıyordu. Kalbimi duyabiliyor muydu acaba? Elimi çenesine götürdüm ve gözlerime bakması için başını hafifçe kaldırdım. Kocaman, kahverengi gözleriyle can alıcı bir bakış attı bana: Şaşırmıştı. Kimse ona böyle narince dokunmadığı için, bu denli sevgiyle yanaşmadığı için şaşırmıştı. İçim erirken içgüdüsel olarak ona sarıldım. Başta ürkek yaklaştı ama sonra o da kollarını doladı bana ve ağlamaya başladı. Konuşmanın iletişim için kritik olduğunu söyleyenler şimdi neredeler? Gerçekten ihtiyacımız olan tek şey, ya göz göze gelmek ya da ten tene dokunmak değil de nedir? Koklamak yahut da yalnızca hissetmek varken, konuşmak gerçekten gerekli midir? Bütün bunlara rağmen sesini duymak için de can atıyordum, onu tanımak için, onun olmak için. Birkaç dakika sonra sarılmayı kestik ve avucumla yüzünü okşayarak ona sordum, “siz iyi misiniz?” Anlamamış gibi baktı. Doğru ya, yabancıydı. Yarım yamalak ingilizcemle seslendim bu kez de, “you alright?” Başını sağa sola salladı. Yine ağlamaklı oldu. Başını göğsüme bastırdım ve saçlarını derince kokladım. Ne de güzel kokuyordu yahu! Hıçkırarak, zor zar bir şeyler söylemeye çalıştı. “Please, you have to go…” Lütfen, gitmelisiniz. “No,” dedim ve yine tekrar etti gitmem gerektiğini. Ona, onu bırakmayacağımı, ne olursa olsun yanından ayrılmayacağımı söylediğimde yine hıçkırarak ağlamaya başladı. Annem o sırada gökyüzünden fısıldadı, “sev onu, güzelce sev, bağrına basa basa sev,” seveceğim anne, seveceğim. Sonra dayanamayıp öptüm onu dudağından. Çatlak dudaklarından çaldığım nefesle hayat buldum, kendime geldim. Şimdi ahlaksız olanın ben olduğunu biliyordum, evli bir kadının aklını çelmiştim; ama hayır, yalnızca sevgiden yoksun kalmış bir kadına hak ettiği sevgiyi vermeye gelmiştim, o halde yine beni yargılamamanızı rica edeceğim… çünkü kuşkusuz bir kadındı ki, sevilmeyi en çok hak edendi; para değil. Aradan birkaç dakika geçti ve ben ona son bir kez sarıldığımda kapı kilidinin sesi geldi. Onu arkama aldım ve silaha doğru uzandım. İri kocası, kapıda belirdiğinde şaşkınlık içindeydi. Başta kahkaha atıyor ve kolunun altına doladığı hayat kadınına sarkıyordu ama bizi görünce kaskatı kesilmişti. Sarhoş olduğunu sanki bir anda unutuvermişti. Damarlarına adrenalin pompalanırken kadına Almanca bir şeyler bağırdı. “Wer ist das?” Kadın susuyordu, korku dolu nefes alışverişini sırtımda hissedebiliyordum. Güvendesin… güvendesin. “Henrike, wer ist das?” diye bağırdı adam tekrar. İsmi Henrike’ydi demek. Ah, ne tatlı bir isimdi o! Kuşkusuz onun ismi olduğu içindi bu da. Onun olan her şey o kadar güzeldi ki o an; aslında amacım artık adamı yalnızca korkutup kadını da alıp kaçmaktı ama ona çektirdiği acıları, indirdiği tokatları ve söylediği ağır sözleri aklıma getirince aniden silahımı çıkarıp vurdum herifi. Bir kurşun kalbine, bir kurşun da beynine sıkmıştım. Öldüğüne, bu kadını sevdiğime emin olduğum kadar emindim. Ama artık bir katildim. Bu kadın artık asla benim olamazdı. Kaçmalıydım. Ne yapmıştım ben? Tanrım! Ne yapmıştım ben?! Kadına dönüp onu son kez öperek -bana hem korkuyla hem de minnetle bakmıştı- kaçtım odadan. Otel henüz ayaklanmaya başlamıştı ve iş işten geçene kadar, kimsenin bilmediği ikinci evime gittim. Zengin olmanın, paranın kulu olmanın faydalarından biriydi bu da. Ve o adamı vurduğumdan bu yana dört gün geçmişti işte. Dört gündür ne uyuyorum ne bir şey yeyip içiyorum. Haberlerde, bir adamın otelde vurulduğuna ve katilin firarda olduğuna dair bir şeyler vardı. Resepsiyoncu kız sorguya çekilmişti, hayat kadını ve adamın karısı sorguya çekilmişti. Tahmini bir robotik resim çıkarılmıştı ve ben bu resimdeki adamın ne denli yağlı saçlı ve kirli sakallı olduğuna şaşmıştım. Gözaltı torbaları bana bir türlü tatmin edici gelmemişti: Bu kadar büyük değildi çünkü umudunu gizlediği yerler, hayır, çok daha küçüktüler.
Ve yine de tatmindim. Korkuyordum ölesiye, her şey bitmişti çünkü benim için, ya hapiste çürüyecektim ömrümün sonuna dek ya da üçüncü bir mermiyi de kendi kafama sıkacaktım ama asla o kadınla birlikte olamayacaktım. Ve her şeyin bitmesi de bundan dolayıydı işte: O kadına sahip olamayacak olma gerçeğim. Evet, hapiste sonsuza dek çürümek bir şey ifade etmiyor benim için… ve evet, ölüm de korkutmuyor beni… hiçbir şey… hiçbir şey beni o kadın olmadan yaşayacak olmaktan daha fazla korkutmuyor… öyle bir şeydi ki, yalnızlığımı bilmezdim ben; ona dokunmadan önce… birinin bana ihtiyaç duyacağını bilmezdim hiç, gözlerine bakmadan önce… ve ait olmayı isteyeceğim aklımın ucundan bile geçmemişti hiç, ona rastlamadan önce… oysa şimdi, her şeyimi vermeye hazır olduğum o kadına asla ulaşamayacak olmayı kabul ettirmeliyim kendime… aşkımı körüklemeli, korkumu dindirmeliyim… bundandır ki dört gecedir uyuyamıyorum, çabalıyorum, çabalıyorum ve çabalıyorum… inanın bütün olayı tekrar tekrar kafamda canlandırdım… her şeyi… daha farklı nasıl gidebilirdi diye… nerede hata yapmıştım… dizginleyebilir miydim nefretimi… bir mermiyi Henrike’nin kocasına sıkarken, ikinci mermiyi de babam için sıkmadığıma kendimi inandırmaya çalışmıştım… ama hayır, babamın gözlerini taşıyan o adamı öldürdüğümden pişman olamazdım… pişman olduğum şey bütün gece beklemiş olmamdı, birkaç saat önce gidip, Henrike’nin bedenini tadamamış olmaktı pişmanlığım… ruhumu ona emanet edip de, ayrılamamış olmaktı pişmanlığım… ah! nankör para, sonsuz da olsan şimdi, ne işime yarıyorsun anlatsana? Ama amacıma hizmet etmiştim işte… bu yüzden gelmiştim dünyaya, evet! Bir kadını ıstırabından kurtarmaktı doğma nedenim… acısını hafifletmek yahut da yok etmek… bir kez olsun sevgiyle yüzüne dokunabilmek ve sonra hayatındaki o yaratığı yok edip gitmek… gitmek, evet… gitmek vakti şimdi geldi çattı… o kadını bir daha göremeyeceğim… o kadını diyorum çünkü ismini anmak duygularımın körüklenmesine, ateşlenip ruhumu kanatmasına neden oluyor… o kadını özlemle anmalıyım ama… sevgiyle ve minnetle… bana hissedebileceğimi, paragöz bir pislikten çok daha öte biri olduğumu gösterdiği için… duygularımın olduğunu bana gözleriyle söylediği için… öpüp canıma can kattığı için… ama gitmek vakti dostlarım… elveda demeden elveda dediğim o kadına yaptığım gibi, sizleri de sessizce terk edeceğim biraz sonra… kendimi öldürüp, varlığından emin olmadığım bir yere gitmektense; dünyada kalıp, kendimi içeri kapatıp, olabildiğince gizli saklı, belki kılık değiştirerek yaşayabilirim… ona asla dokunamasam bile, hayaliyle huzur bulabilirim… anılarımda onu yaşatabilirim… rüyalarımda görebilirim belki… Heyhat! Evet! Rüyalarımda görebilirim onu… hemen, hemen uyumam gerek… onu görmeye ihtiyacım var… ah tanrım, dilerim onu rüyalarıma bahşedersin… işlediğim günahtan dolayı beni affet ve onu benden esirgeme, ne olur… onu rüyalarımdan esirgeme, hayır!.. Ah, dostlarım, gitmem gerek… elveda.