Veda

0
143

     Ağustosun son günüydü, Ege’nin de en sevdiğim ilçesindeydim. Dünya üzerinde neresi sizi yansıtıyor diye sorsalar, doğusundan batısına kadar adım adım Fethiye derdim hiç düşünmeden. Ölüdeniz’in durgunluğu, Çalış’ın hırçınlığı, Ovacık’ın huzuru, -hem sakinliği hem de hareketliliğiyle içinde tüm duyguları barındırıp ruhumun aynası- bu güzel ilçeydi… Çocukluğumda maviyi yeşile, yeşili de maviye karıştırdığım sulu boya resimlerinde dolaşıyordum sanki…

Bir ilçeden çok daha ötesiydi burası benim için… Bir ülke, dünyanın merkezi ya da vücudumdaki tüm kanın akışını tersine döndüren ütopya diye düşünürken bu tanımların hepsinin yetersiz kalışı… Ruhuma ayna olan doğasına yaşadığım o tutkulu aşkta eklenince böyle eşsizleşmişti benim için belki de…

Üç ay öncesinde el ele yürüdüğümüz sokaklarındaydım… Adım adım anılarımızı izliyordum gözkapaklarımı ara sıra kapattığımda… O güneşlenirken uyuyakalıyor, bense çocuksu oyunlarımla uyandırıyordum her defasında… Çalış’ın hırçın dalgalarıyla oynaşmalarımız, denizden her çıkışta tuzlu tuzlu öpüşmelerimiz… Minibüs durağında bekleyişimiz, yer verdiğimiz amcayla keyifli sohbetimiz… Tavlayı koltuğumun altına verişi, ona yaptığım sarmayı ikişer üçer ağzıma tıkıştırdığımda  -onlar benim ama yeme- diye söylenişleri… Hepsi bir bir önünden geçiyordu film şeridi gibi gözlerimin…

Otogarda ki vedalaşmamızın üzerinden üç ay kadar zaman geçmişti. O bizim şarkımızı söyleyip bana sarılmış, bense hüngür hüngür ağlamıştım omzuna kafamı bastırıp… Tam otobüse doğru adım atacakken birbirimize sarılıp tekrar tekrar kokularımızı içimize çekiyor, defalarca yarım kalan vedalaşmalar yapıyorduk. Dakikalarca tekrarladık bunu. Otobüs şoförü tonton amcanın da vedalaşmamıza gözlerinin içi gülerek katıldığını fark ettiğimde ise yüzüme utangaç bir gülümseme yayıldığını hatırlıyorum… Sonrada otobüs havaalanına doğru yola çıktığında gözden kaybolana kadar birbirimize öpücükler gönderişimizi…

O günün üzerinden üç ay geçmişti… Otogara geldiğimde gözüm takıldı vedalaştığımız o yere. Aklımda ki sorularla savaşıyordum. “Yine bizim şehrimizdeydim. Biz ki şehirleri  yakınlaştırırken aynı şehirde ayrı kalabilecek miydik? Aynı şehirde nefes almak yeter miydi bize de? ” soruları kemiriyordu beynimi…

İstanbul’a döndükten bir süre sonra konuşmamaya başlamıştık… Sebebini bildiğim ama kabullenmek istemediğim bir uzaklaşma yaşıyorduk birbirimizden. Bu uzaklaşmayı hissettikçe de kaybetme korkusu kaplıyordu tüm benliğimi. Günleri sayıyordu bir yanım gelmek için şehrine buruk bir hevesle, diğer yanım ise kafamda ki binlerce soruya cevap arıyordu… Neden böyle tek bir sebep bile söylemeden birbirimizden uzaklaşmış, bir anda yabancıya dönüşmüştük? Aşkta ulaştığımız zirveden tepetakla düşerken tek başıma, sahi neredeydi o?

Bu düşüncelerle geçirdiğim günlerin sonuna gelmiştim… Şimdi onun şehrindeydim ve güneşin batışını bekliyordum ona gidebilmek için… Geldiğim ilk gün ikimizde dayanamamış ve mesaj atmıştık. Hoş geldin yazmış ve sonra konum göndermiştik birbirimize. Aradaki saatlerin sadece yirmi dakikaya düştüğünü görünce tarifi mümkün olmayan hisler kapladı bedenimi… Kızgındım, kırgındım, söyleyeceğim bir sürü cümle vardı… Ama birden sildi hepsini özlemim… Öncesinde – aklıma gelip not aldığım ona söylenecek cümleleri – okudum defalarca hızlı hızlı… Bir yanım öfkeliydi; “en sert cümleleri seçip yüzüne savurup, kulaklarımı kapatıp arkama bile bakmadan kaçıp gitmek istiyordu.” Diğer yanım ise; “onu gördüğüm an boynuna sarılıp, kokusunu içime çeke çeke defalarca öpmek istiyordu’’. Aklımla kalbim, öfkemle özlemim arasında gelgitler yaşadığım yirmi dört saati sonunda geride bırakmıştım…

Altı kız olarak çıktığımız tatilde bu duygularımı bilen sadece -tanıştığımız an yanımızda olup ilişkimizin her kademesine şahit olan -en yakın arkadaşımdı. Gün boyunca bir tek ona anlatabiliyordum içimde savaşını verdiğim iki zıt duyguların, diğerlerine ise beynimdeki savaşın izini belli etmemeye çalışarak neşeli hallerimi yansıtıyordum… Akşam yemeğinde çatalımla tabağıma aldığım yemeklerle biraz oyun oynadıktan sonra hazırlanmam lazım deyip odama çıkmıştım. Kalbim hızlıca çarpıyordu, rimeli kirpiklerime doğru götürdüğümde ise göz kapaklarımı boyamıştı titrek ellerim. Sonunda hazırlanıp odadan çıkacağım zaman arkadaşımla son göz göze geldiğimizde güçlü olmamı tembihlemişti…

Minibüse bindiğimde tekrar açtım notlarımı… Söylemem gereken cümleleri okudum ama içime sinmeyen bir şeyler vardı… İçimden gelmiyordu onları yüzüne vurup sonrada kaçıp gitmek. Konuşmaktan çok dinlemek istediğimi hissettim, ama hala daha karar verememiştim ne yapacağıma… Mesafeler azalmış, dakikalar tükenmişti. Ona geldiğim yoldaki yokuşu da geride bıraktıktan sonra sonunda karşımdaydı… Hislerimin donduğu andı, beynimin de durduğu… Yaklaşık beş dakika durup bana bakışı… Gözlerimi gözlerinden kaçırıp kâh kararmış gökyüzüne bakıp kâh yerde ki spot lambalara odaklanmaya çalışıyordum… Gözlerinin içine değdiğinde ise gözlerim sevdiğim adamın o üç ay önceki halini görüyor, yaşadığımız tutkulu aşkın kapısını açıyordum… Bu düşünceler içinde kaybolmuşken gözlerinde, sımsıkı sarılmıştı boynuma… Ne öfkemi yansıtabilmiştim ne de özlemimi… O bana sarılırken kollarım boşta, sadece duruyordum… Az zaman sonra toparlanıp kollarından  “tişörtün ruj olmuştur ” deyip sıyrılmaya çalışmam da boşa çıkmıştı. Beni hiç dinlemeyip daha da derin bastırmıştı boynumu göğsüne… Bense tam teslim olacakken birden kaçmak için çırpınmış, sonunda sıyrılmayı başarmış ve elindeki birasını alıp içmeye başlamıştım. Şaşırarak baktı bana, bilirdi birayı hiç sevmediğimi… Oysaki ben onu hatırlatan her şeye garip bir tutkuyla tutunmuştum yokluğunda. Sonra birden sohbet etmeye başladık havadan sudan, işten güçten… Sanki hiç aramıza mesafeler girmemiş, yitip gitmemiş gibi zaman…

Dönemsel olarak yaşadığı bu ilçede, bir otelin bahçesinde bulunan bungalovda kalıyordu. Bungalovun kapısını açıp odaya girdiğimde aklıma üç ay öncesi geldi… Ve aklımda takılı soruyu yanıtlamak için banyoya doğru yöneldim… “Attın mı diş fırçamı” diye sözcükleri kaçırdım ağzımdan. Aynada gözlerimiz kesişti ve solda ki çekmeceyi gözleriyle işaret etti… Açtığımda mor renkli diş fırçamı görmüştüm ve öfkem de, kafamda ki binlerce soru da o an uçup gitmişti… İhtiyacım olan şey belki de buydu. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın ve nasıl biterse bitsin bizden bir iz bulmaktı. O izi bulmuş, aylar sonra kalbimde çiçekler açmıştı yine… Mor bir diş fırçasıydı sadece belki, benim gönlümde ise mor bengovillerin tohumu…

O an ne yapmak istediğime karar verdim… Öncesinde not aldığım cümlelerden vazgeçip özlemimi de kenara bıraktım… “Nötr” bir ben çıkardım ortaya… Gülerken ağlamalı, ağlarken gülmeli, sitemlerimi vururken yüzüne içime kurduğum empati dünyasında çırpınmalarımla üç saat geçti… Gitmem gerekiyordu, kalbimin bedenimin orada kalması için can attığı yerden…

Gitmek için adımlarımı kapıya doğru yönelttiğim sırada yıldırım gibi düştü kalbime özlemim… Geçti gitti kızgınlık, kırgınlık adına ne varsa… Döndüm, sarıldım sımsıkı… Otogarda ki son vedalaşma gibi ayrılamıyor dönüp dönüp sarılıyordum… Ellerimin arasından kayıp giderse bir daha yakalamayacakmış gibi ellerine sımsıkı sarılmış bir yandan da kolundan tutup gözlerinin içine bakıyordum… Gözlerinin içinde bana duyduğu sevgiyi de kaybetmekten öylesine çok korkuyordum ki mühürlemiştim bakışlarımı bakışlarına… Düşüncelerim kalbimi, kalbim ise benliğimi ezdiği o anda taksinin gelişiyle toparlanmaya çalıştım… Defalarca bırakıp bırakıp tuttum ellerini ve son defa sarıldım kokusunu içime çekerek boynuna…

Bedenim durmak için yalvarırken, ayaklarım söz dinlemeyip kendini bıraktı taksiye… Arkama dönmüş gözlerimle son defa uğurluyordum oradan koparamadığım kalbimi… Takside çalan şarkıyı mırıldanıyormuşçasına mırıldanıyordum defalarca görüntüsünün karanlığa karıştığında…

– “kim bilir bir daha ne zaman görecek seni gözlerim? ” diye…

 

 

Ağustosun son gecesinde kalbimde ki yaz yerini güze bırakıp sonunda paramparça olacağım uçurumdan atmıştı beni… Ve ben öylece gidiyordum Ovacık’ın huzurundan Çalış’ın hırçın dalgalarına…

PAYLAŞ
Önceki İçerikGece
Sonraki İçerik   Artık –Mezar-
Yirmi altı yaşında olup içinde on altı yaşında olan kız çocuğunu hiç büyütemeyen bir kadınım… Yazmak benim için bir eylem değil, kendime kurduğum özgür dünyam… Orada kimse yok beni kısıtlayan, engelleyen… Herkesten kaçıp sığındığım, soluklandığım yer… Yazdıkça özgürleşen, yazdıkça huzura eren gelgitli bir denizim ben…

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here