ÜRKEK DÜŞÜNCELER

0
45

Yatağının kenarına sırtını dayıyorsun, hayal kırıklıklarının her bir tarafına battığı, o kimsenin bilmediği yerde daldığın düşünceler yavaşça ruhunu yeyip bitirirken, iki yüzlülüğünüzden kaçmaya çalışıyorsun. “Kimim ben?” diyorsun ve duraksıyorsun. İnsanların olduğuna inandığı kişi misin yoksa tanrının yarattığı ve olması gereken kişi mi? Kendini her gün kandırdığın insan mısın yahut da kaçtığın o öteki kişi misin? Neyden kaçtığını dahi bilmiyorsun ve neden kaçtığına da emin değilsin. Olması gereken sen, kim ve ne tam olarak? Tüm bu sorularla başa çıkmaya çalışır halde, bir yandan da yaşadığın o hayatın koca bir yanlıştan öteye gidemediği, gidemeyeceği gerçeği sırtına soğuk sular boşaltıyor. Etrafındaki tüm o karaltılar üstüne geliyor şimdi. Öyle derin geliyorlar ki, kaçacak yerin yok. Işık filan, hiçbir şeyin yok. Hüznüne tutunmaya çalışıyorsun, gerçekten yaşaman için tek bir neden kalmış o da hüznün. Seni sürüklese de, yerden yere çarpsa da, suratına tokatlar indirse de, karanlığa gömülmektense onunla sürüklenmeyi yeğliyorsun. Hiç değilse yaşıyorsun. Yaşıyorsun? Yaşamanın hazzına varabilmen için ihtiyacın olan şeyin ne olduğunu dahi bilmeden yaşamaya çalışıyorsun. Bir ten mi? Amaç mı? İş mi? Aile mi? İnanç mı? Ya da umut mu? Yoksa, umut bunların hepsini zaten kapsar mı? Umut ediyorsun şimdi biraz: Amacını bulacağına, bir tene dokunup da “gerçekten” haz alacağına, inancına bağlı kalacağına ve bir ailenin içinde huzurla eskiyeceğine.

Hadi oldu diyelim. Ne değişecek gerçekten? Hadi oldu diyelim.

Yatağa uzanıyorsun ve yanında yatmakta olan çıplak kadının tenine değiyor, eriyorsun. Mutlusun. Mutlu musun? Dudaklarını öperken gerçekten mutlu musun? Nefes aldığını hissediyorsun ama nefes aldığına emin değilsin. Nefes alıyormuş gibi yapıyor, haz alıyormuş gibi yapıyor, teniyle eriyormuş gibi davranıyorsun. Rol yapmaya iyi alışmışsın, tiyatro oyuncusundan farkın yok. Oysa yaşamanın hazzını birçok insan başka tenlerde arar, ama sen bunu göremiyorsun, hissedemiyorsun. Dokunduğun ten sana sadece bir gün yine yalnız başına uzanacağın bu yatağı hatırlatıyor. Yalnızlığın kaçınılmazlığı seni en derinlerden zincirliyor. Hareket edemiyorsun. Kaskatı kesiliyorsun ve düşüncelere dalıyorsun. Kim demişti “Anı yaşa!” diye? Kim dediyse ona küfürler savuruyorsun. Gelecek zaman bu kadar hızlı gelirken, anı nasıl yaşayacaktın ki?
Herkes seni farklı biri sanıyor ve bunun tek nedeni rol yapman. Ve tam da o kadının sıcak tenine, nemli dudaklarına değerken bir şeyi fark ediyorsun. Rol yapma nedenini işte tam da o anda anlıyorsun: Yalnızlıktan korkuyorsun. Yalnız kalmaktan öylesine korkuyorsun ki; kimisine gülümsüyor, kimisine sevgi sözcükleri ediyor, kimisinin teninden haz alıyormuş gibi yapıyor kimisini de oturup saatlerce dinliyorsun. Sahtekârın tekisin ve bunu bir tek sen biliyorsun, bir de sırtını dayadığın yatak.

Artık, neden bu kadar gülümsediğini de anlamışken aynanın karşısına geçip kendine sorular soruyorsun. O sorular beynini kazıyor ve gözlerin dolarken dahi yine de gülümsüyorsun: Kendine karşı bile yabancılaşmışsın, sahteleşmişsin.
“Hiçbir şey yapasım yok. Hiçbir yere gidesim yok. Hiç kimseye selam veresim yok. Amacımı bulasım yok. Ölesim var. Bir şeylerin beni öldürmesine ihtiyacım var. Ben artık başaramamaktan bıktım. Ben artık kırmaktan, sahte olmaktan bıktım. İnsanları hayal kırıklığına uğratmaktan, kendimi hayal kırıklığına uğratmaktan yoruldum.” Bunları kendine sessizce fısıldıyorsun. Gece üstüne çöküyor. Amaçsızlık bütün bedenini ele geçiriyor. Korkuların ruhundan besleniyor. Acıların gittikçe büyüyor. Sorgulamaya devam edemiyorsun: Gücün tükeniyor. Kendini kaybediyorsun, “tanrım… beni bul, ne olur… bana yardım et…” diyorsun ama tek başınasın şimdi. Gözlerin doluyor ve çığlık atmamak için dizini ısırıyorsun. Sırtını dayadığın yatak sana acıyor ve şöyle diyor: “Her şey yoluna girecek… Her şey yoluna girecek…” Yatağı seslendiren kendine inanmıyorsun. “Girmeyecek…” diyor ve susuyorsun. “Kurtar beni…” diyorsun yatağa ve yatak yerine cevap veriyorsun, “yukarı bak.” Yukarı bakıyorsun ve çatıdaki camla göz göze geliyorsun. Yansımanla göz göze geliyorsun. Sen sırıtmıyorsun ama yansıman sırıtıyor. “Anladın sen,” diye ağzını oynatıyor. Duymuyorsun sesini ama “anlıyorsun” sen. Sırtını, dayadığın yataktan kaldıracak gücü nasıl bulduğuna emin değilsin ama kararlısın, anladığını kafana koymuş halde sandalyene uzanıyorsun ve onu camın altına çekiyorsun. Camı açıyor ve dışarı bakıyorsun. Nefes alıyorsun ama ciğerlerine oksijen dolmuyor. Açgözlülük, hazzın bıraktığı izler, korkunun ele geçirdiği bedenler, nefesi kesilen ruhlar, küçük çocukların çığlıkları, kadınların ümitsiz gözyaşları, tükenmişliğin karanlığı, aşağılık adamların soğuk ellerinin sertçe çarptığı o narin bedenlerden yankıyan ses, nefretin ve sevginin çelişkisi, aşkın yok ettiği kalpleri, köşelere kıvrılmış insanları, içine kapananları, bağıramayanları, kelebeklerin bir günlük ömürlerini, kedilerin umursamazlıklarını, piyanonun C notasını, kimseler tarafından yazılmamış şarkıları, bağırsa da sesi çıkmayan sağırları, gökkuşağını göremeyip hüzünle iç çeken körleri, ellerin birbirine değmeden hemen önceki heyecanı, hastane yataklarında kıvranan evlatları, parçalanmış ailelerin kırgınlıkları, çiçeklerin erken solmaları, yaprakların sonbaharı arzularmışçasına sararmasını, gönderilmemiş o mektupları, sayfalara düşen o tuzlu suyu, kitapların toz toplamasını, elektroniğin beyni de kalbi de ele geçirişini, robotlaşışımızı, duygularımızın körelmesini, yokluğun dibinde kayboluşumuzu, tek bir sarılmaya muhtaç olan o yetimleri, evlatları tarafından terk edilmiş ama ona rağmen gülümsemeyi deneyen o yaşlı dedeleri, gözyaşlarını içine bastırıp da içinde koca bir okyanus biriktirenleri, sorgulayanları, anlamayanları, pencerenin pervazına adım atanları, çatı katından aşağı bakanları, ip tutar mı diye ikilemde olanları, kalbe mi kafaya mı diye düşüncelere dalanları, bileklerine son bir sone okuyanları, gözlerindeki feri yavaşça solanları, son bir uykuya dalanları, gecelerden titrercesine korkanları, geçmişinden kaçanları, sonsuz yorgun ama uyuyacak gücü bile bulamayanları, ölümü ve Azrail’i, ürkek gözleri ve yaşama sevinci bitmiş, aralarındaki sevgileri tükenmiş ebeveynleri dolduruyorsun ciğerlerine; oksijeni değil.
Tırmanıyorsun çatıya. Kiremidin keskin soğuğu ayaklarına bıçak gibi saplanıyor ama umursamıyorsun, zaten biraz sonra hepsi sona erecek. Hafif ilerliyor ve aşağı bakıyorsun. Yapabileceğine emin değilsin. Keşke, diye geçiriyorsun içinden, keşke arkamdan biri gelse de itse. Kimse gelmiyor. Kimse itmiyor seni. Ama en çok, kimsenin gelmediğine takılıyorsun. Sahi, kimse neden hiç gelmiyor? Amaçsız hayatına renk dahi katamıyorsun birinin varlığıyla, sahteden de olsa, bir tene değebilmeyi ne de çok arzuluyorsun şimdi! Burnunun ucuna bir yağmur damlası düşüyor, sonra alnına düşüyor, sonra yanaklarına ve artık bütün bedenine yağmur yağmaya başlıyor. Gökyüzü seni öpücükleriyle boğuyormuş gibi hissediyorsun ve ilk kez içten sırıtıyorsun. Üşüsen de sorun değil; ellerini havaya kaldırıp yukarı bakıyorsun, bağırmıyorsun ama, hayır, ağlıyorsun. Yalnızlığına ağlıyorsun. Kendini bırakacak gücü dahi bulamadığına. Biraz sonra içeri girip yine sırtını yatağına dayayacağına ağlıyorsun. Yukarıda seni dinleyen birinin olduğunu biliyor ama oraya ulaşamadığına ağlıyorsun. Nankörün teki olduğuna ağlıyorsun, yalancının tekisin ve buna ağlıyorsun. Korkularının seni tükettiğine. Sonsuza dek yalnız kalacağını bildiğine ağlıyorsun: Ruhen. Ve bedenler her daim söz konusu olacak olsa bile, amaçsız bir yokuşa sürükleniyorsun.
İçeri girerken neredeyse ayağın kayıyor ama refleks olarak toparlanıyorsun ve dengede kalmayı başarıyorsun: Bir de bunun için ağlıyorsun. Başarmayı istediğinde başaramayıp, her şeyden vazgeçtiğimizde neden başarırız? En başarılmayası yerde neden başarırız… Odana giriyorsun tekrar, üstün başın sırılsıklam, içeriyi biraz su basmış, üşüyorsun, titriyorsun… Camı kapatmıyorsun, belki iyice suyla dolar da boğulurum burada diye, aynı ruhum gibi, açık bırakıyorsun camı…

“Üşüyorum… tanrım, lütfen… yardım et… istediğim hayat bu değil… kaderim buysa bile, izin ver değiştireyim yolumu… kendi yolumu çizeyim… kendi yolumu çiziyor muyum yoksa zaten? Bilmiyorum… insanların beklentilerini karşılayan yolu çizmekten yoruldum… kendim olamamaktan yoruldum… paranın kölesi olma yolunda ilerlemek istemiyorum… ama fakir kalıp sokakta üşümek de istemiyorum ve bu ikilemden çıkamıyorum… ben ne yapıyorum, nereye gidiyorum? Yaşamam gereken hayat bu mu gerçekten… ve sahiden buysa eğer, ben bunu istiyor muyum… isteyip de bilmiyor muyum? Bilip de istemiyor muyum… bile bile istemesem dahi, istemeye kendimi zorluyor gibiyim… başım… başım öylesine zonkluyor ki… düşünceler… anneme anlatamıyorum… babamı inandıramıyorum… sevgililerim ellerimden kayıyor bir bir ve kardeşime düşüncelerimden bahsetsem çıldıracak, ona bile sahteyim… herkes beni farklı biri olarak tanıyor… yüzü aşkın insan yaşıyor içimde, her biri farklı saatlerde uğruyor bedenime, her insana karşı başka bir maske takınıyorum, gerekirse kocaman gülümsüyor gerekirse de hüzünle somurtuyorum ve kendim olan ben: Yalnızca yatağa sırtımı dayadığımda, maske takmadığım o anda, kendimle gerçekten baş başa kaldığım o anda ortaya çıkıyor… ve ben, o kendim olan beni bile tanıdığımdan emin değilim… kim beni nasıl tanıyabilir ki hal böyleyken… kim beni nasıl tanıyabilir… ben bile kendimi tanıyamazken… yalnız kalmamak için sana yalvarıyorum… bu işin çıkış yolunu sun bana… ya da arkamdan yanaşacak birini gönder, kiremitlerin soğuğunda, kayganlığında… karanlığı uzak et bana, ruhum yeterince karardı zamanla… hiç değilse aydınlansın etrafım birazcık da olsa… ah ne olur, kurtar beni bu karanlıktan, bu acıdan, bu sorulardan, beni kolla ve bırakma da asla… hadi… ölmek istemiyorum daha…”

Ve sırtın yatağa dayalı halde uyuyakalıyorsun. Yarının ne getireceğini bilmiyorsun. Yahut da öteki günün. Kiremitlerin üstüne bir kez daha çıkıp çıkmayacağın muamma. Ellerini saçlarına götürdüğünde sonsuz tel gelir mi gelmez mi yine emin değilsin. Yalnızlığına sarılan biri olur mu, sahteden de olsa sever mi biri seni bir fikrin yok: Umutsuzluğun içinde bir tutam umut arıyor ama bulamıyorsun. Buna rağmen uyuyakalıyorsun ve hiç değilse bu bile bir başarı senin için. Odanın bir fanustan daha büyük olmadığını unutmuşsun. Yağmur gittikçe şiddetleniyor ama sen suyun içinde uyuyorsun. Uyanacağın filan yok. Ciğerlerine balıkların bıraktıları çığlıklar, acılar ve haykırışlar doluyor, öteki diyarlardan. Fanus doluyor ve nefes alacak yer kalmıyor. Sen yine de uyuyorsun: Uyanacağın filan yok. Suyun üstüne yükseliyor bedenin ve orada asılı kalıyor, hareketsizce: sen uyuyorsun. Huzur içinde uyuyorsun ve yağmur sularıyla günahlarından arınıyorsun, titreyen bedeninin neden titrediğini kimse bilmiyor; korkudan mı, soğuktan mı yoksa yalnızlıktan mı? Zaten umursayan yok; titreyişini de uyumaya devam edişini de. Yağmur kesiliyor, sular çekiliyor ve bedenin tam da yatağının kenarında uzanmış halde kalıyor öylece. Sessizlik odanın her bir hücresini ele geçirmiş vaziyette şimdi. Titremen kesilmiş ama derin olan uykun devam ediyor. Camının üstünden geçen martıların kafasında bir soru kalıyor, aralarında tartışıyorlar ama bir türlü bulamıyorlar cevabını: Bu adam solumadan nasıl uyuyor?

PAYLAŞ
Önceki İçerikKALMAK
Sonraki İçerikPişmanlık mezarlığı

Hakkımda bilmeniz gereken şeyler yazılarıma kazınmış kasvetli çığlıklardadır.

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here