tramvayda gözleri dolu

0
247

Dün tramvaydayken, içimin çok burkulduğu bir olaya tanık oldum.

Ayakta duruyorum, ortadaki metalimsi yerden tutunuyorum ve etrafımdaki insanlar da tutunuyor. Tabii ki son ses müzik dinlediğimden dünyadan bi haberim. Bir süre sonra, karşımdaki kadının ağlamakta olduğunu fark ettim. Ağlamak değil de tam; gözleri dolu, kendini zorluyor ağlamamak için. Sonra sol kulaklığımı çıkardım, sesini de kıstım müziğin. İzlemeye başladım; yanında kocası vardı, kilolu bir bey. Sarışın ve mavi gözlüydüler, bundan dolayı onları yabancı sandım bir an. Otuz, kırklı yaşlarında olan bu çifti bir süre daha gözlemledim. Kocası Almanca konuşmaya başladı. Dedim, evet, yabancılar. Almanca ona, “Hast du immer noch Fieber?”, ki bu, “Hala ateşin var mı?” demekti, dedi. Almanca bilen birinin olabileceğini kuşkusuz gözardı etmişlerdi. Müziği durdurdum. Adam elini kadının başına götürdü ama kadın umursamıyordu. Aksine, kadın adama bakmıyordu bile, başını ondan uzaklaştırdı hafif ve dudakları deli gibi titriyordu. Birkaç insanla göz göze geldik, o klasik, yazık ama ne yapacağız ki, gülümsemesini takındık. Sonra çocuklarını fark ettim. Almanca durmadan, burada mı ineceğiz baba? Burası mı? İnelim mi şimdi? Filan diyordu. Babası yok mok diye geçiştiriyordu oğlunu fakat sonra adam ısrarlı bir şekilde kadına iyi misin, neden hala kötüsün gibisinden sorular yöneltince, çocuk sanki, ya rahat bırak annemi gibi bir şey dedi, bu kısmı kalabalıktan yanlış anlamış da olabilirdim o yüzden emin değilim ama babasının uzanan elini indirmeye çalıştığını hatırlıyorum. Şimdi, babasına karşı sevgi dolu olduğuna göre, babasının şiddet uyguluyor olması ihtimali mantıksız geldi bana, ne kadar ilk düşüncem bu olsa da. Ama kadının gözlerinde umarsız, ümitsiz bir boşluk vardı ve en çok, korku vardı. Korku ve gözyaşı kadının gözlerinde birleşiyor, okyanusların en şiddetli gecelerinde bile görülemeyecek türden, hüzün dolu bir karanlık doğuyordu. Ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. Adamın gözlerini ve hareketlerini inceledim sonra: Endişeli, tamamıyla rol yapıyor haldeydi. Bakın ben rol yapan insanları hemen tanırım, sahte gülümsemeleri çok iyi bilirim çünkü bu işte ustayımdır; bu adam sahte bir biçimde karısına ilgiliymiş gibi, bir şey olmuş da ondan böyleymiş gibi davranıyordu ama bu kadın gerçekten acıklı bir şey yaşamış olsaydı, kuşkusuz rahatlığı kocasının göğsünde bulmaz mıydı? Oysa göğsü bırakın, adamın olduğu yöne dahi bir kez bakmamıştı. Sonra, düşüncelerimi hafiften teyit eden bir şey söyledi kadın, kocasına.
“Warum machst du so sachen mit mir?”
Neden benimle böyle şeyler yapıyorsun?
“Was denn?” Ne ki?
dedi kocası sonra. Kadın yine de tamamıyla benim olduğum yöne, ama bana değil, boşluğa, arkama bakıyordu. Hiçbir şeye odaklanmamıştı. Nefret ve korku için için yiyordu ruhunu. Neler oluyordu? Sonra adam, inecekleri durağı incelemeye başladı ve birkaç iyi kalpli Türk insanı ona yardımcı olarak, yok yok, bu durak değil diyorlardı. Ben yine adamın rol yaptığına o kadar emindim ki! Tamamen normal görünmek; bakın ilgiliyim, karımı filan seviyorum, sadece biraz canı sıkkın ve acaba hangi durakta ineceğiz?(bakın ne kadar kibar soruyorum!)
Çılgına dönüyordum. Elimden bir şey gelmiyordu.
Acaba bu adam, karısına şiddet uyguluyor olabilir miydi? diye düşünmeden edemedim yine. Kanıtım yoktu, bir şeyim yoktu; ne yapsam yanlış olurdu ve belki biraz hiçbir şey yapmamak da yanlıştı, ne bileyim, onu izlemek öyle acı verici bir şeydi ki, yüzüne uzanmak, her şey yoluna girecek diye fısıldamak istiyordum ama yapamıyordum.

Gökyüzü gibi mavi olan gözlerindeki bulutlardan yağmur yağdırmamak için girdiği mücadeleye daha ne kadar süre devam edebildi bilmiyorum. Fındıkzade’den bir durak önce indiler. Adam karısının elini tutmaya çalıştı ama nafile, kadından karşılık gelmeyince de kolundan çekiştirmekle yetindi. Kadın korku dolu gözlerle, ama kesinlikle hiç kimseyle de göz göze gelmeyerek, oğlunu da omzundan çekiştirerek indi kocasıyla tramvaydan. Sonra biraz düşündüm. Vicdan azabıyla düşündüm biraz. Hadi ben gençtim, ahmağın tekiydim diyelim; neden kimse bir şey dememişti? Yoksa herkes kadının yalnızca bir şeylere üzüldüğünü filan mı sanmıştı? Kimse, adamın ne denli iyi bir tiyatro sanatçısı olduğunu anlamamış mıydı?

Belki de bir şeyler demiş olmalıydım. O kadından, içten özür diliyor ve iyi olmasını temenni ediyorum.
Böyle, “her şey yoluna girer” diye dualarla geçiştirmek yerine artık bir şeyler yapmalıyız diye de düşünmeden edemiyorum. Ama dediğim gibi, hayatlarını çok kısa bir süre gözlemlemiş bir yabancıdan başka bir şey değildim. İçgüdülerimde(ÇOĞUNLUKLA) yanılan biri de değilim, bu yüzden içten bir burukluk hala var kalbimde.

Umarım bu da yanıldığım (son zamanlarda çok sık yanılmaya başladım) içgüdülerimdem biriydi. Kesinlikle hayaliydi. Kadın korkmuyordu o kadar. Adam rol yapmıyordu. Üzgündü çünkü kedisini kaybetmişti. Kedisini çok seviyordu kadın. Allah bilir kedisi şimdi nerelerdeydi. Hayır kocasına bakmıyordu çünkü onu ağlarken görsün istemiyordu. Hayır ateşi yoktu artık, bırak, sorma artık bir şey, kedimi bulalım lütfen hayatım.

Ama hayır: Kadın korkuyordu, ağlamanın eşiğinde, titriyordu. Dudakları, göz kapakları, gözyaşları, gözbebeğinin etrafında birikmiş olan, elleri, ayakları, saçları, her yanı titriyordu. Bomboş bakışları vardı. Hiçbir yere odaklanmıyor, hiçbir şeyi umursamıyordu. Umutsamıyor diye bir kelime yok, değil mi? Olsaydı, umutsamıyordu derdim çünkü tamamıyla umudunu kaybetmiş bir hali vardı.

Ve hayır: Adam rol yapıyordu, belki şiddet uygulamıyordu ama dünyanın en destek veren, cana yakın kocası olmadığı da kesindi. Ve bir şeyleri, hatta birçok şeyi ters yapıyordu kuşkusuz(oyunculuk dışında, oyunculuğuna diyecek yoktu), aksi takdirde bu kadın, o halde olmazdı.

Ve evet: Bir şeyler yapmalıydım. Kadıncağıza, hatta Türkçe değil Almanca, “Brauchen sie hilfe?” Yardıma ihtiyacınız var mı? demeliydim. Belki Almanca konuşabiliyor olmam onlara bir nebze daha yakın gelirdi hem. Adamın gözlerine bakıp: seni görebiliyorum, okuyabiliyorum seni, aşağılık herif, diye ifade etmeliydim ya da. Ve belki adamın gözlerinde bir korku yükselecekti, gözbebekleri büyüyecekti(çünkü kuşkusuz profesyonelce onları kontrol altına almıştı, karısının aksine) ve ben de emin olabilecektim, iç sesimden. Ama tam bir korkak gibi sessiz kalmış, onlar gittikten sonra yalnızca biraz düşüncelere dalmış ve HER, gerçekten HER kadının gülümsemeyi ne denli hak ettiğini düşünmüştüm. Gülmeyi, kahkaha atmayı. Keşke o kadını da güldürebilmiş olsaydım. Bir şeyler belki. Bir anlık gülümseme. Ufak bir umut. Dudak kıvrımlarının yükselişi.
Sonra da yine müziğimi açmış, şarkıyı da bu kadına ithaf etmiştim:
Twenty One Pilots – Ruby.
O bir melekti bu dünyaya düşmüş olan. Gökyüzünden. Her kadının olduğu gibi. İçtenlikle özür diliyorum tekrar, ondan ve belki de her kadından. Özür diliyorum korkaklığımdan ötürü. Ve söz veriyorum; arkadaşım olsun, annem, sevgilim ya da tanımadığım herhangi bir kadın; her ne olursa olsun, sizleri gülümseteceğim, güldüreceğim ve mutlu olun diye elimden geleni ardıma koymayacağım.
Çünkü şüphesiz, bir kadın gülmeli, gülümsemeli her daim; yoksa bu dünyanın bir yere gideceği yok.
Var aslında: karanlığın en dibine filan.

Sevgili, mavi gözlü, sarışın ve yıpranmış bayan, bu şarkı sözleriyle sizlere güzel bir hayat diliyorum buradan.
Ve o beyin de kendine gelmesini diliyorum.
Çünkü bir kadına sahip olmanın şerefini tadamayan o sonsuz erkekten biriysem ben de, kuşkusuz tadanlar hadlerini bilmeli ve kendilerine çeki düzen vermeliler.

Ve dün gece ıslandığım yağmur, o kadının ve daha nicelerinin akan gözyaşlarıyla oldu şüphesiz. Çünkü yağmur, kadınlar ağladığında yağar.

You’re an angel fallen down. Won’t you tell us of the clouds?
You have fallen from the sky. How high? How high?
You’re true and pure
You hold the cure
We’re all diseased
You hold the key.

(twenty one pilots – ruby)

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.