Tatlı Bir Başlangıç

2
389

İşte tam olarak o zaman başladı yazma isteğim. Daha doğrusu yazmak istediğimi, anlatacak şeylerim olduğunu tam olarak o zaman fark ettim. Kedimle konuşurken, aynada saçımı tararken, kahvemi yudumlarken, bir müzik dinlerken değil. Bir kitabı okurken “bunu nasıl yazmış ki?” diye düşündüğümde. Hani, Orhan Pamuk Yeni Hayat kitabındaki ilk cümlede “bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” der ya işte benim de öyle oldu.

Anna Frank’ın Gizli Defteri ardından Figen Şakacı’nın Pala Hayriye kitabını okuduğumda insan yazmalı dedim. İnsan yazarsa kendini anlar dedim. Ben kendimi anlayayım da başkaları anlamasa da olur. Yazmak isteme sebebim de bu. Kendimi anlamak. Yazarken ne kadar çelişik şeyler istediğimi, düşüncelerimin karmaşıklığını, zihnimde yüzlerce farklı düşüncelerden oluşan bir yumak ip olduğunu fark ettim. Bunları fark ettikçe yazarak o düğümleri çözmeye çalıştım. Belki okuyanlar için bir şey ifade etmeyecekti ama yazdım, yazmak istedim.

Kafama estiğinde, canım istediğinde, bunaldığımda küçük seyahatlere çıkamadım. En fazla yapabildiğim evimin aşağısındaki yolu geçip kordonda yürümekti. Attığım her adımda bir nebze uzaklaştım, bir nebze yakınlaştım. Belki bir kedi bile benden daha cesurdu, yanından geçen insanlardan korkmasına rağmen. Mademki gidemiyordum o halde yazmalıydım. Yazmak bir tür yaklaşma bir tür uzaklaşma olacak diye. “Tüy hafifliğinde, pazar samimiyetinde” yazmıştı Figen Şakacı Pala Hayriye’de. İşte ben de tam bu kıvamda yazmak istedim. Yaklaşmak ve uzaklaşmak için.

Biz iki kardeşiz. Ağabeyim ve ben. Çocukken ona bir şey alınmış bana alınmamışsa küçük notlar yazar anneme verir küstüğümü yazarak anlatırdım. Büyüdüm. Ergenliğimde ne zaman kızsam ne zaman sinirlensem ev halkı benden mektup alırdı. İçimi döküp bulacakları yerlere bırakır odama kapanırdım. Yıllar geçti, mektupların ardı arkası kesilmedi. En sonunda yazdığım bir mektuba evde hiç tepki gelmeyince babama sordum, “kızım, her hafta bir mektup bırakıyorsun hangisini saklayayım?” dediğinde bu yazma işinin bu şekilde olmayacağını anlayıp mektup yazmayı bıraktım.

Bir dönem şiirler yazdım. Aslında o yaşıma göre başarılı da sayılırlardı. En azından okuyanlardan böyle tepkiler aldım. Neyse şiir yazma işini de edebiyat bölümüne girip işin mutfağıyla uğraşıp “Müşahedat”, “Eylül” gibi kitaplar okuyunca bıraktım.

Yazmak, yazmak istemek bir hastalık gibiymiş. Mezun olup tekrar kitaplarıma dönebildiğimde anladım. Başlarda yazmak istediğimde kendime güvenemedim durdum. Sonra içimdeki bu istek engel olunamaz bir boyuta geldi ve yazmaya başladım. Aklıma ne geldiyse, içimden ne geçtiyse yazdım. Kendimi anlattım, içimi döktüm, düşüncelerimi aktardım. Bir şey öğretmek, bildiklerimi aktarmak değildi amacım. Sadece içimden geçenleri yazıp aslında kendi kendime konuştum. Öyle de devam ediyorum.

Yazmak, okudukça daha çok yazmak. Yazabilmek için daha çok okumak. Cümlelerimin, üslubumun kendime has olması için okumak, benzemek ve benzetmek istememek. Tüm bunlar beni daha da çok yazmaya iten sebepler. Her yazıda biraz daha geliştiğimi görmek, kendimi eleştirebilecek bir nokta bulmak hayatımda kendime yaptığım en büyük iyilik oldu.

Her yeni kitaba başladığımda, her kitap bitirdiğimde ve klavyenin başına her geçtiğimde hep daha da çok heyecanlandım. Ben bu heyecanı çok sevdim. Kaybetmemek hatta artırmak için yazmaya, okumaya daha çok asıldım. Okudukça, yazdıkça, heyecanlandıkça kendime sözler verdim. Daha çok oku, daha çok yaz, daha çok heyecanlan dedim.

Daha çok okumak, daha çok yazmak ve her geçen gün daha çok heyecanlanma isteğimi kaybetmemek dileğiyle…

 

PAYLAŞ
Önceki İçerikGurbete gidiyorum
Sonraki İçerikMAVİ
1993 doğumlu, kitapsever, kedi besler hevesli ve heyecanlı birisi.

2 YORUMLAR

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here