Gıcırdayan ranzasına tırmandı ve yatağına uzandı. Koğuşta hiç ses yoktu. Askerliğe gelmeden önce bir arkadaşının dediklerini hatırladı: “Abi hele koğuş yok mu koğuş! Vallahi uyuyabilene aşk olsun. Hep bi muhabbetler dönüyor, karı kız hakkında ya da arabesk rap müzikler dinleniyor. Gitmeden önce bol bol uyu sen kardeşim.” Ama Akın durumun böyle olmadığını ilk günden gözlemlemişti. Hatta başta neşeli ve insanlarla konuşmak için girişken davranmış ama sonraları herkesin neden böyle sessiz olduğunu, yataklardan bazılarının neden boş kaldığını anlamıştı. Arkadaşına iyi geceler demek için aşağı baktı, gözleri doldu. Diyarbakır’a çıkan askerliği için bütün ailesi endişelenmiş ve gözyaşı dökmüştü. Akın ama: “Vatan görevimi yapmaya gidiyorum annem,” demişti annesine, “geri geldiğimde poğaçalar, börekler hazır olsun!” deyip sarılmıştı ona. Annesi hıçkırırken gülümsemişti yine de. Canım oğlum. Şimdiyse, ölüm bu denli yakınken, eskiden altında uyuyan dostu Murat’a bile iyi geceler diyemezken, her şey çok bulanık görünmeye başlamıştı. Annesini ve bütün ailesini bir daha göremeyecek olması ihtimalinin yanında, sevdiği kadını da gözlerinin önüne getirmiş, ona da bir daha asla sarılamayacağını içine sindirmeye çalışmış ve Murat için ağladığını sanırken biraz da bunun için ağlamıştı. Dışarıda şimşek çakıyor, kara bulutlar dağları boğuyordu. Aklına üç gün önce yaşadıkları çatışma geldi yine. Murat’ı gülümserken, son kez o zaman görmüştü. 
Güneş, arkalarına sığındıkları iri kayayı kavuruyordu. Etrafta yükselen mermi sesleri Akın’ın yüreğini ağzına getiriyordu. Başından aşağı soğuk terler akıyor, gözlerinin kararmasına neden oluyordu. Geleli birkaç hafta olmasına rağmen, bu yakalandığı ilk çatışmasıydı. Murat yanına geliyor ve omzundan sıkıyor onu. “İyi misin dostum?” Murat daha önce bir iki kez çatışmıştı ve dolayısıyla biraz daha rahattı. Şu halde Akın, Murat’ın neden gülümsediğini çok iyi biliyordu. “O aşağılık herifleri indirdiğimizde, ülkedeki herkes huzur içinde uyumaya devam edebilecek Akın, bu yüzden gülümsüyorum, güzel bir şey yaptığımız için gülümsüyorum.” demişti Murat bir keresinde, yatağa girerken. Ve Akın da şimdi gülümsemeye çalışıyor, dudaklarının kıvrımlarını bir türlü kaldıramıyordu. Dudakları kuruluktan fena halde çatlamıştı. Ne zaman diliyle ıslamayı denese hemen geri kuruyuveriyordu. Zaten heyecandan ağzında tükürük bile kalmamıştı. Murat’a döndü ve, “iyiyim, sanırım,” dedi. “Merak etme, her şey yoluna girecek, bu benim üçüncü çatışmam, o alçakları vurup akşam güzelce uyuyacağız, söz.” Sonra Murat ayağa kalkmış, öne atılıp ateş açmaya başlamıştı. Ve daha dakikalar, saniyeler içinde önüne yuvarlanan beden, Akın’ın yüzündeki bütün kanının çekilmesine yetmişti. Sırtından soğuk sular boşalırken, önünde hala gülümsemeye çalışan Murat’ı kayanın arkasına çekmiş, göğsündeki yaraya bastırmayı denemişti. “Hayır…. hayır… hayır… Murat… hayır, ölemezsin, dur, yardım çağıracağım… her şey yoluna girecek… ölme sakın! Ölemezsin dedim! Söz verdin bana! Hey, beni duyuyor musun? Söz verdin! Sözünü tutmayanlara yalancı derler Murat, sen yalancı değilsin, söz verdin!” Gözünden yaşlar akarken, Murat ona gülümsemiş ve zoraki bir şekilde, son gücüyle böyle demişti: “Sö- Sözümü… tutamadığım için beni bağışla dostum…” Biraz kan tükürmüş ve, “keşke… onu son bir kez görebilse-” derken son nefesini verdiğinden emin halde Akın, öfke ve hüzünle ayağa kalkmış, o da silahını ateşlemişti. Aslında ölmek için, o aşağılıkları öldürmek ve sonra da ölmek için kalkmıştı ayağa ama kısa bir süre sonra destek gelmiş, teröristler kaçmıştı ve Murat’ın bedeni askeri üsse geri götürülmüş, aynı gün cenazesi defnedilmişti. Ve Akın şimdi tavana bakarken Murat’ın son sözlerini kolaylıkla tamamlayabildi. keşke… onu son bir kez görebilseydim. Ve onu dediği kişinin de, İstanbul’da onu bekleyen nişanlısı olduğunu gayet iyi biliyordu Akın. Her akşam yatmadan onun fotoğrafına bakıyor, yastığının altına koyuyor ve gözlerini yumuyordu. Akın buna hep imrenmişti. Dört ay önce şimdi nedenini bile hatırlayamadığı saçma sapan nedenlerden dolayı ayrıldığı sevgilisi Eylül’ü düşünmüş, ona özlem duymuştu. Ve üç gün önce şans yüzüne gülmüşse bile; bu gece, yarın sabah, bundan dört gün sonra ölmeyeceğini nereden biliyordu? Bilmiyordu. Hatta öleceğinden emindi bile. O kadar emindi ki, içinde bir yerde kalmış olan o yazma isteğini ateşledi o emin oluş ve sessizce, kimseyi uyandırmadan ranzasından inip dolabından kağıt kalem alıp yazmaya başladı. Yatağında oturmuş, dizine yasladığı kâğıda karalarken, elinden geldiğince düzgün yazmaya çalışıyor ama pek başaramıyordu. Hem üstüne gelen o duyguların ağırlığı altında eziliyor hem de dizinin şekilsizliği ve bedeninin titreyişi karşısında harfleri doğru düzgün ele alamıyordu. Yine de, kendini Murat’ın yerine koyuyor ve son kez sevdiği kadını görebilseydi, söyleyecekleri ne olurdu diye düşünüp yazıyordu.

Selam Eylül, 
Bilmiyorum haberin var mı, askerdeyim ben şimdi. Dört ay oldu mu? Oldu galiba. Dört aydır düşünebildiğim tek şey sensin biliyor musun Eylül? Saçların mesela, ya da ne bileyim gülümsemen, ah o gülümsemeni görmek için şimdi canımı verirdim. Ve canımı vermek demişken, birkaç gün önce çok sevdiğim dostumu kaybettim, adı Murat idi, bir gün barışacak olursak seni onunla tanıştırmayı ummuştum hep ama sanırım barışabilmek için bile zamanımız kalmadı. Ve doğrusu, sevgili Eylül, canım çıkmadan önce sana son bir kez yazmak istedim. Bugün de doğum günün, değil mi? On sekiz eylül? Doğum günün kutlu olsun tatlı şey, keşke yanında olabilseydim. Bunca zaman yazmadığım için beni bağışla, şimdi nedenini bile hatırlayamadığım şeylerden ötürü bitirdiğim ilişkimin benim için ne denli önemli olduğunu ölüm bu kadar yakınken daha iyi farkına vardım. Belki korkak diyeceksin bana, korkağın tekisin diyeceksin ve biraz haklısın da, ölmekten korkuyorum Eylül, delicesine korkuyorum ama burada her hafta birkaç kişi kaybediyoruz ve utanmadan ben ölmekten korkuyorum diyemiyorum; bir sana diyebiliyorum işte: Korkuyorum ölmekten. Ve biliyor musun Eylül, aslında ölmekten seni bir daha göremeyeceğimden korktuğum kadar korkmuyorum. Bana huzur veren sesini bir daha duyamayacak olmak ruhumun ölümüyse, bedenimin ölmesi de bir şey ifade etmiyor aslında benim için. Ama son bir kez öpmek isterdim parlak omzundan, gözlerinin içine son bir kez bakmak, dudaklarının kıvrımlarını tatmak isterdim, kokunu son bir kez içime çekmek ve avucunun içinde parmağımla oynamak isterdim son bir kez. Murat hep şey derdi, “Seni geride bekleyen birileri olduğu sürece, yaşam için mücadelen o kadar fazla olur.” Ve biliyorum ki, ailem beni bekliyor geride ama keşke sen de bekliyor olsaydın Eylül, keşke sen de bekliyor olsaydın. Çünkü biliyor musun, bence senin beklediğini bilsem; kayaların ardındaki gölge gibi görünmez olup herkesi alaşağı eder, rüzgâr kadar çevik hareketler sergiler, gece kadar karanlık olur ve ağaçların yeşilliğine bürünüp, ne yapıp ne edip sonsuz bir mücadele sergileyerek, kaçmadan hiçbir kurşundan ama yemeden de bir tanesini bile, geri gelirdim sana. Ama beklemediğini bilmek bile, kalbime sıkılan üç kurşun kadar yakıyor canımı; o halde zaten ölmüş biri, bir daha da ölemez, değil mi? Buz gibi havada üstüne bir şey almadığında sen, “hasta olacaksın!” diye kızardım, hatırlar mısın? Sonra sen de,”zaten hastayım, hastayken bir daha hasta olamam ki!” derdin ve ben seni gıdıklamaya başlardım “kerata!” diye. Öyle bir şey işte. Ölü biri bir daha ölemez. Yüreğine kurşun yemiş biri, bir başka kurşunun acısını hissedemez. Ve Eylül, dilerim hayatın sonbahar kadar güzel olur, iyi bilirim çünkü senin en sevdiğin mevsimdi hep sonbahar. Sararmış yaprakları ruhuna benzetirdin, “bir gün,” derdin, “bir gün ben de böyle yaşlanıp, kırışıp gittiğimde bile beni sever misin?” 
Ellerini ellerime alır, yüzünü biraz okşar ve gözbebeklerinin en derin renklerine bakarak: “Hep seveceğim,” derdim. Kendine çokça iyi bak Eylülüm. Sonbahar yaprağım benim. Fincanımdaki kahveden daha güzel kokan kadın, kendine çok ama çok iyi bak ve ben ölürsem de üzülme asla, git mutlu ol, başka biriyle ol çünkü mutluluğu senden daha fazla hak eden biri yok bu dünyada. Çirkin yazımı bağışla ve bazı kelimelerin üzerine damlamış, mürekkebi dağıtmış gözyaşlarımı da sana bahşediyorum şimdi. Son kez, asla ezberleyemediğim ama son kısımlarını hatırladığım o şiiri sana okumama izin ver şimdi -ya da yazmama. Bir daha okuyamayacağım için de bağışla beni… her şey için bağışla sevgilim… 

Bazen seni seyretmek, bana cennetten taam, 
Bazen de acıkırım senin tek bakışına;
Başka sevincim yoktur, başka sevinç aramam, 
Yeter senin verdiğin, vereceklerin bana.
Günden güne ya aç kal, ya tıka basa ye iç;
Kısmetime, yiyorum ne bulursam, ya da hiç. 

Bir zamanlar ve hala senin olan erkeğin. 
Sevgilerimle. 

Mektubu yastığın altına sıkıştırdı Akın ve gözyaşlarının yüzünde bıraktığı izleriyle uyuyakaldı. O gece daha birkaç saat uyuyamadan uyandı Akın. Her yandan silah sesleri geliyordu. Destek için hemen giyinmeleri gerektiği söylendi ve toparlanıp çatışmanın olduğu yere doğru ilerlediler. Gün daha ağarmamıştı ama silahların ateşlenmesi her bir yanı sanki havai fişek patlıyormuş gibi aydınlatıyordu. Zaten yüreğinden vurulmuş biri olarak Akın, kalbinin birkaç santimetre sağına gelen mermiyi pek hissetmeden yere düştü. “Murat…” diye fısıldadı, “geliyorum dostum… geliyorum…” 

Eylül odasında dönüp dolaşıyor, gecenin üçünde durup dururken karnına girmiş olan o ağrıya anlam veremiyordu. Uyumaya çalışmış ama başaramamıştı. Aklına sevdiği adamın çehresi gelip duruyordu. Ne zaman Akın ile kavga etseler, hep karnına o ağrı girerdi ve bir süredir yalnızca uzaktan sevdiği erkeğini özlemle düşledi şimdi. İyi miydi? Askere gittiğini biliyordu ve ona bir veda etmek istemişse de, gururu buna engel olmuştu. Terk edilmiş bir kadın olarak, gururuyla savaşmayı denemiş ama başaramamıştı. Ama şimdi… Aylardır özlemini çektiği adama bir şekilde ulaşmak istiyor, onu hala sevdiğini, geri dönüşünü umutla beklediğini ona söylemek istiyordu. Masasında duran lambayı yaktı ve loş ışığın altında tükenmez kalemiyle bir kâğıda karalamaya başladı.

Sevgilim Akın, yazıp üstünü karaladı ve iç çekti. Belki onu çoktan unutmuştu bile. Devam etti.

Selam Akın, 
Askere gittiğinden beri içim buruk biliyor musun? Bir mektup filan yazarsın diye ümit etmiştim ama yazmadın. Her gece, acaba iyi mi diye yattım yatağıma. Her gün haberleri seyrediyorum. İsimlere bakıyorum… şehitlerin isimlerini kontrol ediyorum nefesimi tutup ve seninki çıkacakmış gibi kalbimin neredeyse duracağını hissedip, sonra senin adına rastlamayınca da rahatlayıp tekrar nefes almaya başlıyorum. Sahi, askerlik nasıl gidiyor? Çok zor zamanlar geçirdiğinizi biliyorum ama umarım bir gün oturup bana anılarını anlatabilirsin… Akın… Lütfen ölme, olur mu? Bak ölürsen fena darılırım… bir kişiyi daha kaybedemem… bir kere daha yaralamasın o lanet olasıca teröristler beni… ben daha küçük yaşta babamı elimden alan o Allah’ın belaları teröristler, o aşağılık herifler bir başka sevdiğim adama sahip olamayacaklar, anladın mı? Olamasınlar… ne olur Akın… Seni ne kadar özledim bir bilsen! Neden bırakıp gittin ki beni? Nedenini hatırlıyor gibiyim ama söylemeyeceğim şimdi… tekrar soğuma benden diye; ki gerçekten, öyle soğuyup gidilecek şey miydi? Basit ve aptalca bir nedendi ama ben yine de… belki unutmuşsundur da tekrar sevebilirsin beni diye bahsetmeyeceğim bundan… Bana şiir okuduğun zamanı hatırlıyor musun? Kar, her bir yanı beyaza boyamıştı ve soğuktan ağaçların dalları bile titriyordu. Sen bana biraz kızmıştın, üstüme kalın bir şeyler almadım diye ama zaten hastaydım ki ben, hatırlıyorsun değil mi? Sonra sarılmıştın bana ve cebinden bir kâğıt çıkarıp, ezberleyecek vaktin olmadığı için özür dileyip okumaya başlamıştın. 

Aklım için sen o’sun, can için neyse besi, 
Yağmur neyse toprağa en sevimli mevsimde;
Nasılsa bir cimrinin servetle cenk etmesi
Senden huzur sağlamak için benim cengim de.
Hazinesi benimdir diye tam sevinirken
Ya hırsız çağ, çalarsa diye irkiliyorum;
En iyisi seninle baş başa kalmak derken,
Dünya zevkimi görsün daha iyi diyorum.

Ve Akın, gerisini sen tamamlar mısın? Hayır, böyle yarım bırakırsam hiç değilse bu şiiri tamamlamak için, bu Shakespeare’in sonesine olan saygından ötürü hiç değilse bana bir mektup yazacaksın, biliyorum. Seni biliyorum çünkü, tanıyorum seni hergelem. Biliyorum işte! Of! Keşke yanımda olabilseydin şimdi. Bağrıma basıverirdim seni. Karnımın ağrısı da geçmedi bir türlü… hatırlar mısın? Kavga ettiğimizde ağrırdı hep sonra sen bana kıyamayıp gelirdin yanıma, sarılıp her şeyi yoluna sokardın. Yine gelip, yine her şeyi yoluna sokar mısın? Yine burnunu saçlarıma, başını boynuma sokar mısın? Karnımı dürter, bana iyi gelir misin? İyi gelmesen de olur… bana gelir misin Akın? Sadece gel. Sadece gel istiyorum. Gururumu, her şeyimi kenara ittirdim… sadece bana gel bebeğim… ne olur… 

Seni hala delicesine seven kadının.
Sevgilerimle.

Mektup Akın’a asla ulaşmadı. O gece Eylül ise, sabaha kadar döndü durdu yatağında: Uyuyamadı. Sabah kalkar kalkmaz haberleri açtı yine, sonra gözyaşlarına boğuldu. Öyle bir boğuldu ki, öldüğüne yemin edebilirdi. Ve bu acı, onu aylarca, yıllarca terk etmedi. Mektubu rafa kaldırdı ve birkaç hafta boyunca hiç dokunmadı. Sonra bir mektup geldi. Akın’dan gelmişti mektup. Ama bu imkânsızdı, diye düşündü, Akın ölmü-. Sonra yine ağlamaya başladı ve odasına çıkıp, annesinin, “her şey yolunda mı canım?” deyişini boş vererek zarfı açtı. Heyecandan elleri titriyordu ve ağlamaktan gözleri acıyordu. Mektubu okudu. Sonra bir daha okudu. Sonra bir daha okudu. Sonra bir kez daha okudu. Bir kez daha. Her okuyuşta sanki gözyaşları başa sarıyordu. Her okuduğunda sanki geçmişe gidip, o eski Eylül’ü bıçaklamak istiyordu. Her okuduğunda gurur denen o aptal duyguyu yok etmek istiyordu. Her okuduğunda bir daha ona sarılıp, karnındaki ağrıyı artık asla gideremeyecek olan erkeğine koşup sarılmak istiyordu. Artık yirminci kez okuduğunda mektubu, aradan birkaç saat geçmişti. Akşamüzeriydi ve aklına kendi mektubu geldi bir anda. Yan yana koydu ve şiirin bütününü birlikte okudu. Sonra yine ağladı. Bir ara hayal meyal hatırladığı; annesi kapısını tıklatmış, içeri başını uzatıp: “iyi misin sen?” diye sormuştu. “Lütfen anne… şimdi değil,” demişti Eylül ve annesi onu yalnız bıraktığı için minnettar kalmıştı. Yaşamak ne kadar anlamsızsa, öyle anlamsız bir şekilde sürdürecekti yaşamayı Eylül; çünkü Akın’ın ondan isteği buydu, yaşayıp mutlu olmasıydı isteği fakat bir şeyi gözden kaçırmıştı Akın: Onsuz mutlu olamazdı. Asla birini bulmadı, asla evlenmedi ve kesinlikle bir daha sevmedi kimseyi ve bundan dolayı da Akın’ın onu öbür tarafta affedeceğini umdu; “mutlu ol,” yazmıştı mektubunda çünkü. Öbür tarafta onu beklediği düşüncesiyle, bir gün ona tekrar kavuşacağı düşüncesiyle bir şekilde yaşamaya devam etti. Ve bir daha doğum gününü kutlamadı Eylül. Eylülün on sekizinde, yıllar sonra Akın olmadan geçireceği ilk doğum günü olduğu için karnına ağrılar girdiğini sanmıştı; oysa tam da doğum gününde ölmüştü Eylül. Akın, Eylül’ün doğduğu gün ölmüştü ve onun öldüğünden daha bihaberken Eylül, karnındaki ağrıyla hissetmişti her şeyi. Öyle bir bağları vardı işte. Yine eylülün on sekiziydi şimdi. Eylül, elli üç yaşına girmişti. Ve yine, her yıl yaptığı gibi Akın’ın mezarını ziyarete gitti. Mezar taşının başına dikildi ve bir tutam menekşe koyarak toprağa, gözündeki yaşla okumaya başladı. 

Aklım için sen o’sun, can için neyse besi, 
Yağmur neyse toğrağa en sevimli mevsimde;
Nasılsa bir cimrinin servetle cenk etmesi
Senden huzur sağlamak için benim cengim de.
Hazinesi benimdir diye tam sevinirken
Ya hırsız çağ, çalarsa diye irkiliyorum;
En iyisi seninle baş başa kalmak derken,
Dünya zevkimi görsün daha iyi diyorum.
Bazen seni seyretmek, bana cennetten taam, 
Bazen de acıkırım senin tek bakışına;
Başka sevincim yoktur, başka sevinç aramam, 
Yeter senin verdiğin, vereceklerin bana.
Günden güne ya aç kal, ya tıka basa ye iç;
Kısmetime, yiyorum ne bulursam, ya da hiç.