SİZ TÜKENDİNİZ

0
80

Hissizliğin en derinlerinde hissettiğimizi sandığımız o duygulara neden dokunamayız? Koca birer yanılsamadan ibaret oldukları için mi? Yahut da, acıdan artık hissizleşen ruhlarımızı kandırabilmek için, kendimize: “hayır… hayır, dokunamazsın aşka, sevgiye, umuda… onlar dokunulabilen şeyler değildir sevgili ruh, lütfen kendini toparla…” diye fısıldadığımızdan dolayı mı dokunamayız o duygulara?

Dünyanın en yalnız yatağına uzanıyorsun her gece ve başını yastığa dayar dayamaz gözyaşlarına boğuluyorsun. Toparlanıyorsun ve lavaboya geçip elini yüzünü yıkıyorsun. Aynada kendinle göz göze geliyorsun ama karşındaki kişiyi biraz bile tanımıyorsun: Gözleri şiş, ruhu kayıp ve ümidi bulutlarla beraber kaybolup gitmiş yabancının teki. Günler, haftalar ve aylar geçiyor ama her aynaya baktığında gördüğün yabancı gitmiyor. Bir gün gidecek diyorsun, çıkaracağım kim olduğunu diye, o bulutlardan bile arta kalmayan umutla umut ediyorsun ama yok; bu sen değilsin. Öylesine alıştırmışsın ki kendini onun yanında görmeye, o gittikten sonra nasıl görünmen gerektiğine dair hiçbir fikrin yok. Edvard Munch’ın resmettiği Çığlık tablosu gibisin şimdi: Çığlık çığlığasın, yüzün belli belirsiz, her yer silik ve unutulmaya yüz tutmuş.

Çimenliğe başını uzatıyorsun ama bir kucağa denk gelmiyor; yine kırılıyorsun. Gözlerin dolarken acaba gözlerimi iyice sıksam ve gerçekten içten dua etsem gelir mi diye merak ediyorsun: Gözlerini sımsıkı kapatıyorsun, parmaklarını avuç içlerinde sıkıştırıyor ve öyle derin iç çekiyorsun ki; iç çeken bedenin değil, ruhun sanki ve içinden geçirsen de duyacağını biliyorsun tanrının, buna rağmen fısıldıyorsun gecenin karanlığına, kalbinin en içinden gelen ve ayın bütün berraklığını içinde barındıran dualarını: “Tanrım… ne olur geri gelsin… ne olur gelip sarılsın bana… ne olur her şey bir rüya olsun… .gitmiş olmasın… geri gelsin… şimdi gelsin yanıma… şimdi evet… hiçbir şey olmamış gibi yapacağım… söz veriyorum… tanrım ne olur… ben yalan söylemem bunu en iyi sen bilirsin… o delilercesine sevdiğim kadın gelsin şimdi ne olur… çünkü bir daha sevmek istemiyorum ben kimseyi… ben sadece onu sevmek istiyorum… hep onu… hadi lütfen… lütfen gel… lütfen…” Ve kalp atışların doruğa ulaşırken ellerin yumuşuyor, gözlerini hafifçe açmaya başlıyorsun, gelmediğini biliyorsun ama deliler gibi bir oraya bir buraya bakınıyorsun, yere bakıyorsun, yerin dibine girmiş olabilir mi diye, çimeni ellerinle kazımaya başlıyorsun: “Toprağın altında! Toprağın altından gelebilir, garip biridir o, yapar öyle garip şeyler, korkutmak için hep! Evet, evet! Sever beni korkutmayı hergele! Yardım edin, toprağın altından geliyor kesin! Kazımama yardım edin, boğulmasın kızcağız, boğulmasın lütfen yardım edin! Hayat onu boğdu epey bir, daha fazla boğmasın… gelsin kucağımda soluklansın, sonra koşup gitsin yine istiyorsa, gitsin ve özledikçe geri gelsin… toprağın altından gelsin… gökyüzünden, bulutların arasından uçagelsin… melekten farksız yüzüyle gelsin… berrak teniyle… nemli dudaklarıyla… ‘Susadım ben!’ diye kızarak gelsin, su vereyim sonra geri gitsin oynamaya arkadaşlarıyla, hayatıyla… küçük bir kız gibi gelsin okşayayım saçlarını sonra, ‘uufff sıkıldım ben,’ filan desin, kalksın gitsin yine… ‘Dondurma istiyorum ben!’ diye bağırsın bir anda durduk yere, almayacağımdan da değil ama, ‘hasta olursun, dondurmayı da başka zaman yiyelim,’ diyeyim sırf gözlerindeki parlamayı görmek için, nefesini tutup kızarıyor şimdi, ‘tamam tamam,’ diyorum, ‘hadi dondurma yemeye gidelim.’ Sonra tutayım elini, yiyelim dondurmamızı sonra o yine gitsin… ah… toprağın altında… dinleseniz duyacaksınız… çığlık atıyor en derinlerden… duyamıyor musunuz? ben neden duyabiliyorum o halde? orada işte… birileri diri diri gömmüş kızcağızı… bağırıyor… çok yalnızmış… ufff çok sıkılmış ve nefes almakta güçlük çekiyormuş… kollarına alamaz mıymışım onu… dondurma yesek olmaz mıymış… hadi yardım edin… dur tatlı şey… geliyorum… dur, dayan biraz daha…” Sonra başını o kazıyamadığın çimenlere gömüyorsun ve hıçkıra hıçkıra ağlıyorsun. Yoldan geçip giden insanlar cık cıklıyorlar, ne oldu acaba diye meraklanıp yanına yanaşacak gibi oluyorlar ama hemen sonra vazgeçiyorlar. Anlıyorlar çünkü. Yaşlı adam yirmi altı yıldır evli olduğu karısının kulağına fısıldıyor yanına yanaşmaktan çekinerek: “yapma… bırak ağlasın… biliyor musun… ben de böyleydim bir kere… hani nişanlanacağını söylemişlerdi bana… o haberi duydum ve aynen böyleydim ben de… ama sonra yine de geldin bana canım karıcığım… yine de geldin, iyi ki geldin… hadi gidelim, ağlasın, rahatlasın, ihtiyacı var buna… bırak…” Bir hıçkırık da onlar için bırakıyorsun sonra, nişanlandığı filan yok ama geri geleceği de yok, biliyorsun.

Eve gelirken insanlar sana şaşkın şaşkın bakıyorlar: Yağmur yağmadan nasıl bu kadar ıslandı bu çocuk, diye. “Gözyaşlarından…” diyorsun kendi kendine, bu sefer de “aa, deli herhalde, kendi kendine mi konuşuyor bu?” diye sorguluyor tekdüze insanlar. Geçip gidiyorlar yanlarından ve sen evine vardığında kendini yatağa bırakacak kuvvet bile bulamıyorsun, halıya yığılıveriyorsun. Gece üç gibi uyanıyorsun ve acaba mesaj atmış mı diye telefonuna uzanıyorsun. Mesaj filan olmadığını biliyorsun ama yapıyorsun bunu yine de. Ve gözlerin doluyor gene ama bu sefer içine bastırabiliyorsun. Dolabında sakladığın fotoğraflarınız var geriye kalan, bir de üç beş mesaj. Fotoğraflara baksan ne denli kıvranacağını bildiğinden, şart koşuyorsun kendine: İskambil kağıdı destesini çıkarıyorsun, kartları bir güzel karıştırıp diyorsun ki, en sevdiğim kartlar olan kupa altı yahut sinek sekizden biri gelirse, bu çekeceğim üç karttan birinde, fotoğraflarımıza bakacağım. Üç kart çekiyorsun: Sinek beş, sinek sekiz ve kupa altı geliyor. Gözlerin doluyor. Nedenini bilmiyorsun. Belki tanrı seninle alay ediyor ama hayır, bilmiyorsun, anlamıyorsun neler oluyor. Günlerden perşembe. Bugün bir şey ifade ediyor mu diye düşünüyorsun ama yok, gün olarak da herhangi bir anlamı yok senin için, o halde bu kartlar neden itinayla çıkıyorlar karşına, bilmiyorsun.

Aslında kartlar filan bahane, biliyorsun. Kimisi yazı tura atıyor, kimisi kitabını karıştırıyor ve herhangi bir sayfa açıp o paragraftan esinlenerek bir şeyler yapacağını söylüyor. Kitabın adı “Seyrek Yağmur” oluyor ve çıkan paragraf da şöyle:

“Ve son cümle(mektubun): ‘Hatırlıyor musun, bir ilişkiye girerken insanın ille de bir vaatte bulunması gerekiyorsa bu, çelişkisiz olacağım değil, kendim gibi olacağım vaadi olmalı, demiştin. Ben ne çelişkisiz olmak, ne de kendim gibi olmak istedim, ben senin olmak istedim Rıfat.’

Her zaman yaptığın gibi kitapların sayfalarında kendini buluyorsun ve yine hüzne kapılıyorsun. Elinde tuttuğun fotoğrafta o kadar mutlusunuz ki, merak etmiyor değilsin, nerede yanlış yaptık? Ama mutluluğun da geçici olduğunu, koca bir yanılsama olduğunu iyi biliyorsun. Anlamı olmayan cümleler karalamak kadar yanılsama dolu her şey, yine de karalıyorsun ve belki biraz daha iyi hissederim diyorsun ama yok, acını hafifletmiyor hiçbir şey.

Rüyalarını bile terk etmiş olan o kadının tenine uzanamıyorsun ama elinde kalan üç beş mesaj, birkaç mektup ve bir de ses kaydıyla idare ediyorsun. Her gün daha da yorulan yüzünle, yeni bir kitap alıyorsun eline ve yine bu kitapta da o sevdiğini buluyorsun, sırıtıp teşekkür ediyorsun içten içe. Burada değil ama burada olsa duyabilecek kadar sesli bir şekilde teşekkür ediyorsun. Hiç değilse sana bir şeyler bırakmış, o halde yaşanan hiçbir şey boşa değildir diye ümitleniyorsun biraz.

Mutlu filan değilsin, hayır. O da mutlu filan değil aslında. Arkadaşınla konuşuyorsun, söylediklerini dinlemiyorsun ama altında oturduğunuz ağaç dinliyor ve yapraklarını sonbahar diye değil de, arkadaşının dediklerinden dolayı dökmeye karar veriyor bu bahar.

“Abi anlamıyorum ben. Mutlu değilsin, belli yani. E, o da mutlu değil, bunu da biliyoruz. O zaman neden ona dönmüyorsun? Ya da o niye adım atmıyor? Niye böyle uzaksınız birbirinize? Neden her şey ters? Neden birbirinizin yollarına taşlar döküyorsunuz, uzak kalarak? Acı çekmeye değer mi gerçekten? Baksana, kaç dakika ömrümüz kaldı bilmiyorum. Kaç saat yahut da gün veyahut da yıl. Gerçekten hayat o kadar kısa ki, abi baksana yapraklar sararmış yine, bir yaz daha geride kaldı… ne bileyim… değmez ki abi acı çekmeye şuncacık kalan ömrümüzde… beni dinle, ben bu hataya düştüğüm için böyle konuşuyorum… bak ben de terk ettim… terk etmenin, terk edilmekten ne denli daha zor olduğunu ben de sen kadar iyi biliyorum… öyledir çünkü terk edilenin yapacağı bir şey kalmamıştır artık, beklemekten başka; terk etmek ama, gerçekten severken, âşıkken deliler gibi terk etmek öyle güç, öyle kuvvet gerektirir ki, üstelik her şeye rağmen geri dönmek için neden aradığın o uykusuz geceler o kadar gözyaşıyla dolar ki… biliyorum yani, anlıyorum seni… hatıralar silinemez o kadar çabuk, sevgi tükenemez ki, unutulamaz ki hiç kimse, dokunulan tenler havaya karışıp gitmez ki, gitmez işte ya(burada ağaç tam olarak genç adamın ne dediğini anlamıyor ama titrek halde ağlamakta olan öteki çocuğa bakılırsa, derin tutkulu ve biraz da küfür olduğuna inandığı şeyler söylüyor). Ya ne olur yapmayın, bak ben yaptım, her gün kendime yalan söylüyorum, iyiyim, mutluyum diye. Başka insanlar yok mu, var ama öyle hissettirmiyor ki, deli gibi sevemiyorsun ki bir daha, bundan beş yıl sonra hatırlayacağını bile bile neden bırakıp gidersin ki… ben neden bırakıp gittim? Ben ettim sen etme abi, ne olur… çünkü sevmek kolay değil… ve sen demiştin bunu bana: ‘insan sevdiğini bırakmamalı…’ Anlıyorsun değil mi? Sevmek gerçekten kolay değil dostum.”

Ve belki arkadaşını yalnızca ağaç değil, sen de dinlemiş olsaydın akıllanıp geri dönecektin sevdiğin o tene, aşkı tattığın o nefese; ama dönmüyorsun.

Sabah oluyor ve yine bir boşluk hissediyorsun kalbinde, ama o boşluk kalbinin değil ruhunun boşluğu aslında. Bedeninin içinde eksik olan tek şey ruhun, ruhunu sevdiğin kadında bırakmışsın ve geri de çağırmamışsın ihtiyacın yok diye; çağırmışsın sanki de, gelmemiş gibi… istemiyor gelmek… Ruhun bile terk etmiş seni… O ahmak seni… İçindeki boşluğun geçeceği yok gibi ama geceler gündüzleri yiyor, her saat artık gece oluyor ve sen ışığı da görememeye başlıyorsun: Her yer kapkaranlık.

Vapura atlıyorsun. Onun sesini dinliyorsun yine. Gözlerim dolmazsa ona mesaj atacağım diye kendince komik olduğunu sandığın bir şaka yapıyorsun ve kendini ne kadar zorlasan da gözlerin doluyor, mesaj atmıyorsun. Denize atlayıp, karışıp kaybolasın var… yok olup gidesin var dalgaların arasında… yüzeye çıkmayasın var… boğulasın var… martılara simit olarak atılasın var… atılmak istiyor, yenilmek istiyorsun onlar tarafından çünkü zaten hiçbir anlamın kalmamış… Küçük bir oğlan yanaşıyor yanına, gülümsüyor ve seni çimdiklemeye başlıyor. Kaşlarını çatacak gücün bile yok, yorgunca onu izliyorsun ne yapıyor diye. Bir anda seni parmaklarının arasında eziveriyor ve küçük bir simide dönüştürüyor seni. Çocuğun elindeki simit oluveriyorsun. Çığlık atıyorsun ama kimse duymuyor. Susamdan gözlerinle ne yapmaya çalıştığını kestirmeye çalışıyorsun ve sonra inanılmaz bir acı yayılıyor vücuduna. Kolundan bir parçayı koparıp martılara atıyor çocuk. Yavaş yavaş, parça parça koparıyor seni ve atıveriyor denizin en derinlerine. Gülüyor, kahkaha atıyor ve ara sıra dönüp ailesine bakıyor. O kadar çok acıyor ki her kopardığı parça, sanki ruhunu milyon parçalara bölüyorlar ve içten içe yok olurken sen, son parçayı da atıyor martıların huzuruna. Son parça tam da göğsünden koparılmış, içinde kalbin de var. Artık sadece kalben yaşıyorsun ve bir kalpten ibaretsin. Martı seni çiğnemeden gagasında saklıyor. Bir yerlere uçuyor. Uzaklara gittiğine eminsin ama neresi bilmiyorsun. Galata kulesine çıktığını anlıyorsun sonra, bir ara gagasını aralıyor ve o sırada kalbinin üstündeki susam gözlerle görüyorsun. Ve nefesin kesilir gibi oluyor. Martı seni insanların arasına bırakıyor ve uçup gidiyor. Kimse seni fark etmiyor. Zaten epeydir gölgeden farksızsın, kimsenin seni gördüğü filan yok. Sonsuz sayıda insan geçip gidiyor sana basmadan, her seferinde heyecanlanıyorsun işte bu son kalp atışım diye. Sonra beyaz teniyle biri eğiliyor, o da yorgun epey, tanıyor gibisin ama emin de değilsin, sana uzanıyor ve kaldırıyor yerden. Öpüp üç defa başına götürüyor seni ve senin için eriyor. O sırada kim olduğunu anlıyorsun ve susamdan gözlerin doluyor. Beyaz tenli kadın arkadaşına dönüp, “baksana, terlemiş simit, simit terler mi?” diye soruyor. “Nemlenmiştir bir tanem,” diyor genç adam ve kalbin duruyor. Kalbin durmadan hemen önce sarıldıklarını ve seni havadaki bir başka martıya attıklarını görüyorsun. Tamamıyla ölü halde, sevdiğin kadının aslında artık bir başkasına ait olduğunu içine dahi sindirememişsin, sindirilip gidiyorsun öteki martının midesinde.

Kimse hatırlamıyor seni. Haberlere çıkmıyorsun, “Genç adam simide dönüştü ve şimdi kayıp!” diye. Eline aldığı simidin terlediğini değil de, ağladığını anlamıyor gece yatağına yatınca kadın. Yanına uzanan adam, kadının geçmişini hiç mi hiç merak etmiyor. Kadın hatıraları silip atmış bile, o da merak etmiyor artık kendi geçmişini. Her şeyin yolunda olduğu bu kadrajda, simide dönüşüp bir martının karnında sonsuza dek çürümeye yüz tutmuş bir adama yer yok. Elleri kurumaya, dudakları çatlamaya yüz tutmuş ve mezarında bile kabir azabından çok, sevdiği kadının aşkıyla kavrulmaya yüz tutmuş bu adamı kimse hatırlamıyor şimdi.

Hatıralardan silinen bir adam olarak, eriyip gidiyorsun bir yerlere. Nereye bilmiyorsun. Yanılsama olup olmadığını bilmiyorsun.

Yanılsama olsaydın ama… her şey yanılsama olsaydı ve sen de yanılsama olsaydın, o martı doymuş olmazdı öyle değil mi?

Ve anlıyorsun; yanılsama değil hiçbir şey. Her şey gerçek.
Martı doydu.
Siz tükendiniz. 

PAYLAŞ
Önceki İçerikYAŞAMAYI BİLMEK
Sonraki İçerikRÜYADA MIYIM?

Hakkımda bilmeniz gereken şeyler yazılarıma kazınmış kasvetli çığlıklardadır.

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here