Rüyada mıyım?
Karşımdaki adam, göz bebeklerimi okşayan dudaklarıyla yüzümde gezinmeye devam ediyor. Sanki üstümüzde şimşekler çakıyor ama sesleri hiç gelmiyor. Sanki ruhlarımıza yağmur yağıyor ama bedenlerimiz bir türlü ıslanmıyor. Saçlarımı okşamaya başlıyor.
Rüyada mıyım?
Kanıt arar halde etrafıma bakınıyorum: Her an, boynuzlu at gibi saçma sapan bir şey göreceğime ve uyanacağıma eminim ama görmüyorum, uyanmıyorum. Uyanmak istemiyorum. Kim bu adam? Yüzü sanki bir önceki hayatımda tanıştığım birininkine ne de çok benziyor! Saçları da kuşkusuz sonbahar kadar taze kokuyor. Topraktan geldiği belli adamın ama kime geldiği belli değil; bana gelmiş olabilir mi? Yoksa yalnızca, huzursuz yaşamımda ufak da olsa huzurlu zaman geçirebileyim diye rüyalarıma bahşedilmiş bir melek mi o? Ama hayır… Sıcak nefesini boynumda hissedebiliyorum… Saçlarıma değen burnunu hissedebiliyorum… Öylece başını eğmiş, küçük bir çocuğun yaramazlık yaptıktan sonra utandığı gibi utanıyor sanki biraz, utanıyor ve ürküyor bana dokunmaktan. Utanıyor, sahip olduğu bedene sahip olmaktan. “Seninim…” diye fısıldıyorum, duymuyor. Gözlerime bakıyor ve gözlerinde okyanusun dalgalarını görüyorum, birer tsunamiye dönüşüyor bu dalgalar ve bütün benliğimi alıp boğuyor onun sonsuz enginliğinde; ama öyle güzel boğuyor ki, tekrar nefes alabilmeye başlıyorum. Tekrar nefes alabilmeye başlıyorum?
Rüyada mıyım?
Ellerini ellerimde gezdiriyor, tırnaklarıyla tırnaklarımı tırmalıyor. Ağacın birinden rüzgârla uçagelen bir sonbahar yaprağını havada kapıyor ve öperek bana uzatıyor, “seni özlemişim,” diyorum, duymuyor. Gözlerimi okuyamıyor mu? “Seni özlemişim,” diyor, gülümsüyorum. Okuyabiliyor. Gözlerimi okuyabilen, halimden anlayan tek bir adam hatırlıyorum geçmişimden ve karşımdakinin o olduğuna neredeyse eminim… Bir şeyler eksik gibi hala ama hayır, bu o olmalı. Gözyaşlarımı içime bastırıyorum. Ve gözyaşlarım akmaya başlıyor. Engel olamıyorum. Uzanıp öpüyor gözyaşlarımı. Gözyaşlarımı uzanıp öpüyor kerata! Gözyaşlarımı öpüyor yahu! Kim böyle şefkatli sevdi ki beni hiç? Kim bu adam? Hatırlıyorum sanki ama…
Rüyada mıyım?
Saçlarını koklayıp bir güzel “oh,” çekiyorum. Nasıl bir koku bu? Aşk mı? Sevgi mi? Ümit mi? Hayal mi? Yoksa bunların hepsi hala birer rüya mı? Yüzümü ellerinin arasına alıyor, avuçlarında yanaklarımın gezindiğini hissedebiliyorum… Burada sonsuza dek kalmalıyım, diyorum içimden. Gözlerine bakıyorum ve ona, “burada sonsuza dek kalmalıyım,” diyorum konuşmadan. Başını sallıyor, gözleriyle: “kalmazsan darılırım,” diyor. Zamanı durdurabilmenin bir yolu olmalı. Rüyaysa bu, bu rüyayı durdurabilmenin bir yolu olmalı. Ve üzerime bir titreme çöküyor. Üşür gibi oluyorum. Kolumu ovalamaya başlıyor. Nereden anlıyor? Nasıl bilebiliyor beni bu kadar iyi?
Rüyada mıyım?
Ne yapıyor? Neden zaman durmuş gibi şimdi? Hiçbir şey neden hareket etmiyor? Bana doğru yavaşça uzanıyor ve dudaklarını hafif aralıyor. Ellerini saçlarımda hissedebiliyorum. Beynim uyuşuyor. Kurumuş dudaklarıma bir anda kan geliyor. Dolgunlaşıyor dudaklarım ve aralanıyor ürkekçe. Narince beni öpüyor ve ruhumun tekrar bedenime döndüğünü hissediyorum. “Neredeydin ruh?” diyorum, “ondaydım,” diyor. Ve kalp atışlarım saniyede sonsuz kez atmaya başladığı o anda, bunun bir rüya olmadığını anlıyorum; uçurumdan atlamışçasına gelen bu heyecan duygusuna karşı çünkü karşı koyamazdı reflekslerim. Uyanmıyorum.
Rüyada değilim?
Rüyada değilim!
Rüya filan değil bu, gerçek. Kim bu adam? Onu tanıyorum. Eski bir arkadaşım bu adam. Çok sevdiğim bir dost. Beni anlayan, içten bir insan. Ah! Bana kartlarını uzatıyor ve onların arasında hayat buluyorum. Onun parmaklarında hayat buluyorum. Onun nefesine ait hissediyorum. Çılgınlar gibi koşuyor, koşuyorum. Yorulmuyorum. Kayboluyorum, etrafıma bakıyorum ama hiçbir yer tanıdık değil, herkes yabancı; gözlerini buluyorum sonra, gözlerine bakıyorum arkadaşımın, yolumu buluyorum, ışığımı görüyorum, canlanıyorum, kendime geliyorum.
Evet, kendime geliyorum.
“İki kart çekeceksin,” diyor gülümseyerek, “kupa altı gelirse rüyadasın, sinek sekiz gelirse uyanıksın.”
Heyecanlanıyorum. Titrek parmaklarımla uzanıyorum kartlara. Bir kart çekiyorum, ikinci kartı da çekiyorum.
“Hazır mısın?” diyor, kartları açacak her an ve kupa altı gelmişse uyanacağım, sonra da bir güzel ağlayacağım.
Konuşuyorum bu kez, “hazırım,” diye fısıldıyorum kulağına, heyecandan titrediğimi hissedip ellerimi tutuyor ve alnımı öpüyor.
Kartları çeviriyor: Kupa altı ve sinek sekiz.
Rüyada mıyım?