ÖLÜMLE RANDEVU

12
91

Ankara’da, on dört katlı bir apartman inşaatının en üst katında, ayaklarını aşağı doğru sarkıtarak oturmuştu, Mithat Bey. Havanın soğukluğuna aldırmadan, öylece duruyordu orada. Saatler gece yarısını çoktan geçmiş, kuşlar, kediler, çocuklar ve Mithat Bey gibi orta yaşı geride bırakmış adamlar uyumuşlardı artık.

Bu saatte, onu bu inşaatın tepesine çıkartan neden, ölme isteğiydi! Ölmek de değildi aslında istediği… Kurtulmaktı… Bu hayatın çıkmazlarından kurtulmaktı. Şimdi, bu soğuk havada, on dördüncü katta, esen rüzgâra karşı tüm hayatını gözden geçiriyordu, Mithat Bey. İntiharın eşiğindeyken, çocukken annesiyle söylediği şarkıları, ilk gençlik aşkını ya da mahalledeki arkadaşlarıyla oynadığı futbol maçlarını düşünmüyordu elbette. Acı veren hatıralar sarmıştı zihnini. Zaten ne zamandır acıdan başka bir duygu uğramaz olmuştu hayatına…

Büyük bir aşkla evlendiği eşiyle, “şiddetli geçimsizlik!” nedeniyle tek celsede boşanmışlar; canından çok sevdiği kızının velayeti de annesine verilmişti. Yıllardır kızının yüzünü doğru düzgün göremiyordu. Üstelik artık büyüyüp, üniversiteye başlayan kızı ondan uzaklaşmış, görüşmek bile istemez olmuştu.

Bugüne kadar, “sabah sekiz, akşam 5” devam ettiği mesleğinden, yani icra memurluğundan da emekli olmuştu. Son bir yıldır, evinde kukumav kuşu gibi oturuyor, telefonlarını açmayan kızına sinirleniyor, hırsını televizyon kumandasından başka kimseden çıkartamıyordu. Böyle bir şey miydi yaşamak? Hayatı boyunca hiç bu kadar amaçsız kalmamıştı.

Şimdi buradan atlasa, ardından üzülecek tek insan olan annesi de, çoktan kara toprağa karışmıştı. Bu dünyada kapladığı bir toz zerresi kadar yerin, kimse için önemi kalmadığına göre, yaşamak artık manasızdı.

Ama son bir sigara yakmadan, göçüp gitmek olmazdı bu zalim dünyadan. Mithat Bey, yılların tiryakisiydi ne de olsa… Hiç yanından ayırmadığı, sevgili dostu sigara paketini çıkarmak için elini cebine doğru uzattı. O anda bir titreme hissetti. Cep telefonu çalıyordu. “Beni kimse aramaz ki!” diye düşündü. Mutlaka yanlış numara olmalıydı. Yine de aldı telefonu eline. Arayan kişinin eski eşi olduğunu görünce, saniyenin milyonda biri kadar bir süre bile düşünmeden yanıtladı telefonu.

“Efendim Ayla.”

“Haberler kötü, Mithat,” dedi kadın. Sesi ağlamaklıydı. Mithat’ın aklına hemen kızı geldi. Endişeyle ne olduğunu sordu eski karısına. Kadın yanıtladı:

“Bu saatte aradığım için kusura bakma. Yeni kendime gelebildim… Özge… Özge bir süredir rahatsızdı. Kendisi bunu gizli tutmak istediği için sana da söylemedik.”

“Ne rahatsızlığı Ayla? Neyi var kızımın?” Tahmininde yanılmamıştı. Ayla, onu bir tek kızıyla ilgili bir sorun olursa arardı.

İyi de… Biricik kızı daha gencecikti. Nasıl hasta olabilirdi ki!

“Bırak şimdi ne hastalığı olduğunu!” Sesi yükselmişti kadının. Oysa her şeyi gizledikleri, yalnızlığa terk ettikleri eski kocasına, şimdi böyle sert çıkmaya hakkı yoktu.

“‘Wilson‘ diye bir hastalıkmış! Bırak şimdi adını! Özge bir süredir ilaç tedavisi alıyordu. Ama doktoru artık karaciğer nakli yapılması gerektiğini söyledi.”

“Ne!” diye feryat etti Mithat Bey.

“Sus da dinle! Benden doku örneği aldılar. Senden de almaları gerekiyor. Bu hastalık Özge’nin karaciğerini çok etkilemiş. Nakil yapılmazsa, durum kötü!”

Öylece kalakalmıştı Mithat Bey. İnşaatın tepesinde, ölüme ramak kalmışken, kızının hastalığını öğrenmek darmaduman etmişti onu. Eğer telefonu on dakika daha geç çalsa, bedeni çoktan yerdeki betonla ezilmiş, iç organları jöle kıvamında birbirine karışmış olacaktı. Gencecik bir kız vücudunun ihtiyacı olan doku, bir adamın yalnızlığa isyanında kaybolacaktı.

Usulca ayaklarını kendine doğru çekti Mithat Bey. Ölümle randevusu, ileri bir tarihe ertelendi…

12 YORUMLAR

  1. Bu yazinin devami umarim gelir. Cunku heyecan dorukta yeni bir bölüm bekletiyor insana. Siz kitap yazsanız bence gayet başarılı olursunuz. Kaleminize saglik…

  2. Önceki yazılarınızı da okumuştum sürükleyici real oluşu cezbedici.Yeni yazılarınızıda merakla bekliyorum.Kaleminize sağlık Didem Hanım

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here