Sabah oldu, uyandınız. Masmavi gökyüzüne hiç bakmadan iş yerinize yetişme telaşına düştünüz. Tüm gün kapalı ofisinizde çalışıp, hata yapmamaya, amirinize saygılı davranmaya, iş arkadaşlarınızla kendi fikirlerinizi çok belli etmeden sohbet etmeye çalıştınız. Akşam olunca tüm enerjiniz sömürülmüş bir halde evinizin yolunu tuttunuz. Bir köşeye çekilip batan güneşi izlemek, insanların telaşına aldırmadan şakıyan kuşları dinlemek aklınızın ucundan bile geçmedi. 

Neydi yaşamak? Bu olmamalıydı…

Sorgulamak hep başkalarının işiydi size göre, isyan etmek olarak algıladınız hayatı sorgulamayı. Ben kimim? Ne yapıyorum? Bu hayattan beklentim nedir? Bu soruların yanıtlarını hiç düşünmediniz.

Hep farklı hedefleriniz vardı. Önünüzde geçilmesi gereken sınavlar, bitirilmesi gereken okullar, kurulması gereken bir aile, geçindirmeniz gereken bir ev vardı. Çocuk oldunuz, genç oldunuz, yetişkin oldunuz ama hedefler hiç küçülmedi, aksine büyüdü. Hafta sonu planlarınız bile ihtiyaçlar üzerine kuruluydu. Geçim derdi belini büktü kiminizin, kiminiz hastalıklarla uğraştı. Kiminiz aldatıldı, kiminiz aldattığı için vicdan azabı yaşadı. Hiç bitmedi şu hayatın gailesi…

Kiminiz şehir hayatında ciğerlerine çekecek temiz havayı bulamazken, kiminizin köyde toprakla uğraşmaktan elleri nasır bağladı.

Para yoksa dert vardı, hastalık vardı, geçim sıkıntısı vardı, huzursuzluk vardı. Herkesin refah içinde, eşit, mutlu bir şekilde yaşayabileceği bir dünya, ütopyaydı. 

Bir gölün kenarında oturup ördeklerin suya bata çıka yüzüşünü izleyebilen en şanslınızdı. Yağan yağmura aldırmadan ağaçların arasında dolaşan, üşüyor diye üzülüp bir kediyi evinde misafir eden, karlar altında kalmış bir ağacın dallarını temizleyen, karıncaları ezmemek için yolunu değiştiren her kimse, insanlığın son umuduydu. Hayatın her şeye rağmen güzel olduğunun, bu dünyanın her ne olursa olsun yaşamaya değer bir yer olduğunun en güzel ispatıydı.

En büyük pırlantayı takıp, en lüks arabaya binmek değildi mutluluk…

Haylaz bir köpek yavrusuyla çocuklar gibi koşup oynamak, ilkbahar yağmurunda ıslanmak, yaz sıcaklarında bile buz gibi akan ırmağın suyundan kana kana içmekti mutluluk.

Hayat dediğimiz bir çocuğun gülümsemesinde, bir serçenin cıvıltısında saklıydı…