Her insan kendi başına bir dünyadır.
Ve bu dünyasında kendisinin belirlediği birtakım kuralları olur. Bu kurallar çerçevesinde ise gerçekte içinde hiç kimsesi olmayan ama herkes varmış gibi varsayılan bu dünyasının bazen küçük bir karakteri, bazen bir oyuncusu, bazen de bir başrolüdür ve yeri geldiğinde ise bir lideridir. Gerçek dünya ise gözümüzde büyüttüğümüz kadar önemli bir yer olmadığını asıl dünyanın kendi kafamızın içinde döndüğünü anlamaktayız.

İnsanı insan yapan inancıdır, varoluşu ise inancına bağlıdır ve insan gerçek manada ancak inancıyla vardır. Ne diyor TOLSTOY, ‘’İnanç, insanın varoluşunun anlamına ilişkin bilgidir ve ancak bu bilginin sonucunda kendini yok etmeyip yaşamını sürdürebilir. İnanç, varoluşun gücüdür. Bir insan yaşıyorsa bir şeylere inanıyordur. Eğer bir şeyler için yaşamak gerektiğine inanmasaydı, yaşıyor olmazdı. Eğer insan fani olanın aldatıcı doğasını görmüyor ve fark etmiyorsa fani olana inanıyor demektir. Fani olanın aldatıcı doğasını kavrayabiliyorsa sonsuza inanmak zorundadır. İnsan bir inancı olmadan yaşayamaz ’’

İnsanın hayatta ‘’kendi’’sine yapabileceği en kötü şey; akla müracaat etmeksizin bir şeyi körü körüne taklit etmesidir. Bu bağlamda insan kendi benliğine ve özüne zarar verdiği gibi kendi kafasında dönen ve sadece kendisinin yönettiği dünyasını da harap etmiş olur. İnsanı insan olmaktan çıkaran, kendi benliğini yok sayan, uzaktan izleyip yakından takip eden ve ne görüyorsa onu uygulayan… Yani ‘’taklitçilik’’.
Taklitçilik, kendi yaratıcılığı olmayan, üstün diye tanımlanan şahısların yollarını kopyalayarak rant kazanmak amacıyla özenen ve bu durum sadece bir insanın özüne değil bütün bir toplumun özüne zarar verecek gerçek bir hastalıktır. Bu hastalıktan kurtulmanın tek bir yolu, insanın kendini arayış yoluna girip, gerçek benliğine kavuşmasıdır, gerçek kimliğini bulması ve gerçek özüne ulaşmasıdır. İnsanın kendi sırrını bulması ancak kendisinden geçer.Doğru yol, kalbinden geçendir. Kalbin doğruysa yol da doğrudur. Bir yerlere varmak için önce kendine uğramalı insan. Unutulmamalıdır ki insanın gideceği bütün yollar kendisinden geçer.

İnsan gerçek hayatta kendi olmalıdır. Kendisine yakışan da budur ve her insan kendisiyle özdeştir. Allah, Adem’den başlayıp bugüne kadar olan insanları farklı farklı suretlerde yaratıp dünyaya göndermiştir. Misal olarak, insanın dış görünüşü; boyu, gözü, ten rengi, saçı vs. İlgi ve yetenekleri, duygusal olarak farklılıkları, örneğin korku, sevgi, saygı gibi bütün bunlar insanoğlunun farklı şekillerde vücud bulduğunun işaretidir. İşte bu noktada insana eğriyi doğrudan ayıklama gibi ağır bir görev düşüyor. Bunun için kişi öncelikle bütün bunların bilincinde olup olanları idrak etmesi lazım gelir. Daha sonra kendisini, cinsini, ilmini, bilimini ve en önemlisi de Rabbini bilmesi şart olur.

Kendin olmaya çalış, başkası olmaya değil, çünkü hayat başkası olmak için çok kısa.
Unutma! Kendin olamazsan hiçbir şey olamazsın.