Gözlerim acımaya başladı. Gözyaşlarımı daha ne kadar süre içimde tutabilirdim bilmiyordum. Nefes almakta zorluk çekiyordum. Kalbimde bir şeylerin eksikliğini hissedebiliyordum. Belki de yanlış yere gelmiştim. Belki de kardiyolojiye gitmeliydim. Oysa şimdi karşımda bir psikolog vardı ve ne yaşadığımı o ihtişamlı empati yeteneğiyle anlayabileceğini sanıyordu. Ara sıra gülümsüyor, kağıdına notlar alıyor ve beni anladığını sanıyordu. Belki bir röntgene filan ihtiyacım vardı; belki o zaman kalbimin kırık olduğunu görebilir ve sahtece gülümsemeyi kesebilirdi: “Bu kadının kalbi kırık! Kalbi kırık diyorum size! Daha önce böyle bir şey görmedim, çılgın bir şey! Ben bu işi daha fazla yapamam!” diye bağıra bağıra çıkıyor psikolog ofisinden ve bir daha da onu gören olmuyor. 
“Ne düşünüyorsun?” diyor Teoman Bey. 
Yere bakmaya devam ederek, “Hiç,” diyorum.
“Hiç. Peki, bu senin için ne ifade ediyor? Hiç yani?” 
Deliriyordum. Hiç ne ifade edebilirdi Allah aşkına? Hiç işte hiç! Hiçbir şey! 
“Hiç sizin için ne ifade ediyor, Teoman Bey?” diyorum ona, başımı kaldırıp gerildiğimi ifade eden bir bakışla.
“Ben hiçi duyunca, hep aklıma her şey gelir. Hiç mesela her şeydir yani. Hiçbir şey, dediğinde biri, her şey diye anlarım. Hiçlik bir boşluksa, anlamsızlığın dibiyse mesela; aklıma hep her şeyin olduğu bir dünya gelir, her güzel şeyin mümkün olduğu, her şeyin anlamlı olduğu. Hiç benim için şeydir; ve şey de, olası her şeyi kapsar; o halde sen az önce her şeyi düşünüyordun.”
Ne saçmalıyordu bu adam? Psikologların biraz çılgın olduklarını daha önce duymuştum ama bir süredir gelmekte olduğum bu adamı asla tam olarak anlayamamıştım. Kasten mi yapıyordu? Belki de psikologluğun kurallarından biriydi bu: Her zaman hastanızın kafasını karıştıracak şekilde saçma ve felsefi şeyler söyleyiniz; böylelikle onları kendi acılarını düşünmekten alıkoyarsınız. 
“Sıra sende; hiç, senin için ne demek?”
“Hiç, Teoman Bey,” dedim sesimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak, “hiçbir şey demek yani sizin tabirinizle; boşluk, anlamsızlığın dibi.”
Biraz yalan söylemiş olabilirdim; beyaz yalan ama değil mi? Evet, hiç dediğimde aslında gerçekten her şeyi düşünüyordum. Şu birkaç gündür, haftadır ve belki de aydır yaşadığım o derin kargaşayı, gökyüzünde uçup duran kargaları ve martılar nereye kaybolmuştu gibi her türlü acınası düşünceyi düşünüyordum çünkü. Ne düşündüğümü anlamış gibi sırıttı. Gözleri öyle derindi ki… bir yerden tanıdık gelen bu gözler… kuşkusuz… ah evet… gerçekten günlerdir her yerde onun gözlerini görüyor, onun kokusunu duyuyor ve sesini kokluyordum. Her şeyde onu bulmaya başladığımdan beri bu psikologla görüşüyor ve şimdi psikologa baktığımda bile o aklıma geliyordu, artık doğru düzgün ona da bakamayacaktım. 
“Ece,” yutkunuyor, “ne kadar oldu?” 
“Geçen hafta da bunu sormuştunuz, o gün söylediğim sayıya yedi gün ekleyip hesabını siz yapsanız olmaz mı? Neden her seferinde yüzüme vuruyorsunuz?” 
Saatime baktım. Şu anda: tam tamına üç ay on iki gün ve bir saat yirmi dakika olmuştu.
“Dakikası dakikasına saatini tutuyorsun çünkü ve ben de sana sormak istiyorum, neden her an kendi yüzüne vuruyorsun bunu?”
Yine gözlerim acımaya başladı. Gerçekten gitmesine gerek var mıydı? 
“Ben… ben sadece onu çok özlüyorum, anlıyor musunuz Teoman Bey? Hayır, anlamıyorsunuz, anlayamazsınız; dört yıl üniversite okuyup, iki yıl yüksek lisans yapıp, yüzlerce psikoloji kitabı okuyup, Freud yahut Nietzsche okuyup, analizler ve araştırmalar yapıp, insanlar üzerinde incelemeler yapıp ve sonunda birincilikle fakülteden mezun olup, bir klinik açıp ayda bilmem kaç yüz hastaya bakıp anladığınızı sanıyorsunuz ama anlayamazsınız. Elinizi parmağınıza götürüp duruyorsunuz, sol yüzük parmağınızın eskiden yüzüğü olan yeriyle oynuyorsunuz çünkü alışmışsınız; zaten izi var, geçici olarak çıkarmış olsanız şimdiye dek takmış olurdunuz ama hayır, sizin de biten ilişkiniz var hatta evliliğiniz belki ve bu çalkantılı durumun içinde güçlü kalmaya çalışıp gülümsüyorsunuz, sahteliğinizi anlıyorum çünkü ben de öyleyim, ama size sormama izin verin; eşinizin gözlerine baktığınızda, sanki uçurumdan atlamış gibi, ne yapacağınızı şaşırıyor muydunuz? Siz eline dokunmak üzereyken, heyecandan sanki az önce bir ejderha üzerinizden geçmiş gibi, titriyor muydunuz?  O, sesini kulağınıza fısıldadığında tüyleriniz dökülüyor muydu sizin de? Diken diken olacak gücü bile bulamayan tüyleriniz, o ses uğruna feda oluyor muydu? Çünkü benim bütün hücrelerim onun sesiyle ahenk içinde dans ediyor, korkudan yana hiçbir endişem kalmıyordu; ne ölümden korkuyordum ne de hayatın getireceklerinden, umudu birinin gözlerinde bulduğunuzda yaşamaya nasıl devam edebilirsiniz, o umut sizi terk ettikten sonra?”
Düşünceli bir şekilde gözlerini kaçırdı ve bir süre başını sakince aşağı yukarı sallayarak arkamdaki kitaplığı seyretti. O kadar odaklanmıştı ki, dönüp bakmamak için kendimi zor tuttum. Arkamdaki kitaplardan biri açılmış olmalıydı: Kitabın içindeki kahraman sayfaların arasından fırlıyor ve, “Nerede?” diye sormaya başlıyor. “Nerede?!” diye bağırıyor bir kez daha. Etrafına bakınıyor ama bizi görmüyor herhalde. Çılgınca kitapları devirmeye başlıyor, bazısını eline alıp inceliyor sonra yere atıyordu. Sayfaların arasında gözlerini gezdirip, kendi kendine, “nerede… nerede…” diye fısıldıyordu. Sonunda heyecanla, “Ah! İşte! Dalkavukluk etmiş olan ben, kuşkusuz onun sevgisinden kısacık bir süre bile mahrum bırakılmışsam da, bir kez daha buldum onu! Bu kitabın içinde, sayfaların arasında ve kelimelerin en derinlerinde gizlenmiş, ağlıyor o da özlemle. Ah, kadınım, izin ver okşayayım saçlarını buradan; bu cümleleri okumakla geçecek şey değil bu özlem, hayır! Su götürmez bir gerçeklikle bu sayfalara karışmalı, onu dudaklarından öpmeliyim şimdi. Aksi takdirde Sir Richard yokluğumu fark edecek ve kalbini çalacak o masum kadının! Geliyorum, kadınım, geliyorum!” diye bağırıyor ve kitabın içine zıplayarak kayboluyor. Gözünü kısarak sayfanın geri kalanını okumayı başarıyor Teoman Bey.
Sir Richard: Ah, bayan, izin verin o gözyaşlarınıza neden olan hergeleyi kendi ellerimle öldüreyim!
Jane: Sir Richard, ne denli müteşekkir olduğumu bilemezsiniz şimdi, kırılan kalbimi onaracak bir erkek aramadığım gibi, onun kemiklerini kıracak bir adam da aramıyorum ama bu gece. İzninizle, ayın ve sessizliğin tadını çıkarıyordum.
Sir Richard: Ben de gecenin karanlığını severim lakin siz beni ondan mahrum ediyorsunuz, kuşkusuz güzelliğiniz ayın ışığını öylesine yansıtıyor ki, yatağıma uzanayım desem uyuyamıyorum, izin verin elinizi tutayım.
(Sahneye Sir James girer.)
Sir James: Sir Richard! Bakıyorum yolunuzu kaybetmişsiniz ve bir yıldıza rastlamışsınız. Yıldızın bir sahibinin olduğunu bilmek sizi kendinize getirecektir şüphesiz, izin verin size yolu göstereyim. 
Ve sayfa bitiyor. Öteki sayfayı da okumak istese de Teoman Bey, kalkıp kitabı almaya üşeniyor ve zaten kitap da kendiliğinden yere düştüğü için sonunda bakışlarını bana çeviriyor.
“Affedersin,” burnunu çekiyor ve devam ediyor, “biliyorum Ece, seni asla tam olarak anlayamayacağımı biliyorum. Hatta hiçbir hastamı asla anlayamam, anlamak için çabalayabilirim sadece ve bunu yapabilmem için yardımına ihtiyacım var. Özlemle yanıp tutuştuğunu biliyorum. İçinin kavrulduğunu. Röntgen çektirsen kalbinin kırık olduğunu göreceğini hayal ettiğini biliyorum. Sanki bir daha hiç kimse gelmeyecekmiş gibi hissettiğini… ümidin bizi terk etmiş halde olduğunu… kesinlikle hiçbir çıkışı yok, diyorsun, böyle acınası bir yaşam sürüp öleceğim… Ama inan bana zamanla geçiyor; bu gördüğün alışkanlık yaklaşık bir yıldır devam ediyor, tam bir yıl önce eşimden ayrıldım ve yüzüğü çıkarmama rağmen parmağımla oynamayı kesemedim. Ben de altı üstü insanım Ece. O kadar okudum, heybetli insanların kitaplarını inceledim diye acıyı atlattığımı söylemiyorum ama bir şekilde devam ediyoruz işte. Parmağımda yüzük varmış gibi oynasam da hala, artık eskisi kadar canım yanmıyor. Delicesine özlem çekmiyorum yahut da eve gidince ağlamaya başlamıyorum. O süreci atlatacağını biliyorum; ben de atlattım çünkü ve bu yüzük alışkanlığımı atlatmam belki birkaç yılımı daha alacak olsa bile, kim bilir belki yeni bir yüzük yerini alır ve o zaman da alıştırma yaptığım için hiç zorlanmadan tekrar oynayabilirim yüzüğümle. Gördün mü? Ümit etmeyi de öğreniyor insan. Hemen değil belki… Ama zamanla Ece, zamanla…”
“Zamanın zaten paradoksluğunu çözebilmiş değil bilim insanları. Yer çekiminin fazla olduğu yerde zaman daha yavaş akıyormuş, böylece daha az yaşlanıyormuşuz. Bu denli karmaşa bir şey, daha anlamının bile kesinliğine varılamamış olan ‘zaman’ kavramı ümidimi nasıl geri getirecek bilmiyorum.”
“Korkuyorsun, biliyorum. Empati filan yapmıyorum bak, çünkü ben de yaşadım bunların hepsini, yaşıyorum. Korkularından arınmanın tek yolu onlarla yüzleşmek Ece, yüzleş onlarla, gittiğini kabullen artık, saat filan tutma, telefonunu kontrol edip durma mesaj atmış mı diye, al artık gözlerini de şu kapı tokmağından çünkü çevirip içeri gelmeyecek; gerçeği hap yutar gibi yut ve üzerine su filan da içme ki iyice sinsin içine, iyice anla, bu rüya filan değil, bildiğin gerçek ve geri dönüşü olmayan bir gerçek. Gözyaşlarını da içine bastırma artık; insanlar ağlamayı zayıflık göstergesi sanıyorlar oysa ağlamak bizler için sunulmuş bir nimettir; zira gözyaşları en güçlü olduğumuzda akar, çünkü sen ancak, gerçeği kabullendiğinde ve artık onlarla yüzleşmeye gücün olduğunda ağlarsın; kaçarak, içine atarak, kendi kendine güçlü olduğunu söyleyerek de anca kendini kandırırsın ve hiçbir yere varamazsın. Hayır, varırsın: Hiçliğe varırsın. Hiçliğe.”
Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyor derler ya? Gözyaşlarım gökyüzündeki yağmurun bardaktan boşalırcasına yağmaya başlaması gibi akmaya başladı. Hıçkırıklarımı durduramıyordum. Etrafımdaki her şey silikleşirken onun yüzünü görüyor, uzaktan boğuk halde sesini duyuyor ve gülüşünü hissediyordum. Bir daha bunların hiçbirinin olmayacağını tekrar düşündüğümdeyse yine deli gibi ağlamaya başlıyordum. Deniz tadını alana kadar ağlamaya devam ettim. Başımı denize sokmuşum gibi burnum yanıyor, gözlerim acıyordu. Bu sırada Teoman Bey ne yapıyordu bilmiyordum, bir peçete dahi uzatmamıştı; nasıl psikologdu bu adam böyle? Yine acımı içime bastırmaya çalışarak, hıncımı psikologdan almalıyım düşüncesiyle başımı kaldırdım ama Teoman Bey ortalıkta yoktu. Burnumu çektim ve, “Teoman Bey?” diyerek odada bakınmaya başladım. Nereye kaybolmuştu? O da mı gitmişti? O da mı dayanamamıştı benim kötü kalbime? Bir terk ediş daha diye düşünürken, gözlerim yine dolarken koltuğunda duran kağıda gözüm ilişti. Neler not etmişti acaba? Belki o gelmeden hemen bakabilirdim. Etrafımı kollayarak yerimden kalktım; bir an yalpalayarak düştüm: ayakta duracak gücüm bile yoktu. Tekrar kalktım ve kağıda uzanıp okumaya başladım. Okuduğum her kelimeyle kalbim daha da hızlı atmaya başlıyor, bir sonraki cümlenin ne getireceğini kestirmeye çalışıyordum. Paragraf gibi bir şey değil de, karmakarışık, oraya buraya saçılmış kelimeler yahut cümleler vardı kağıtta; çirkin bir el yazısıyla yazılmıştı. Bir yerde, “Gözleri çok güzel,” yazıyordu. Biraz aşağısında, “Koklamayı özledim onu.” Karısını filan mı düşünüyordu? Birkaç okuyabildiğim kelime ve cümlelerin geri kalanları da şu şekildeydi: 
“Kalbimi ona verebilirim… o nefes alsın yeter… ben ölebilirim…”
“üzgünüm, kırgınsın biliyorum ve üzgünüm…”
“evet anlayabiliyorum…”
“yanılıyorsun.”
“umudun olabilirim… ümidin…”
“beni tanıdı mı? gözlerini kaçırdı… eskiden yaptığı gibi… kendimi ifşa mı ettim?”
“tanımamış… iyi…”
“daha az bakıyor… canım yanıyor…”
“bana baksana, kaçırma gözlerini artık yeter…”
“güzelsin.”
“irkildim, dudaklarının kıvrımlarına irkildim…”
“ağlıyor… hayır… dayanamam… ağlıyor…”
“AĞLIYOR… TANRIM… AĞLAMASIN… AH, YÜREĞİM… AĞLAMA ARTIK!”
Bu son cümleyi çok zor okumuştum. Tamamen karalıydı ve büyük harflerle, zar zor yazıldığı belliydi. Ağlamamı istemiş ama sonra da çekip gitmişti; üstelik ağlıyorum diye! Küstah bir psikologun pençesine düştüğüm için tam kendime acıyordum ki, bir kelimeyi gözden kaçırdığımı fark ettim: “kahvem.”
Ve işte o zaman anladım. Bundan önceki cümlelerin sapıkça olmadığını, onu tanıyıp tanımadığımı sorgularken kafayı yemediğini anladım. Titrek halde etrafıma bakındım. Nereye gitmişti? Beni üç ay önce terk eden o adam, neredeydi şimdi? Bana kahvem diye seslenen o adam… Gözlerimi ovaladım ve açtığımda artık odamda olduğumu fark ettim. Hep odamda oturuyordum. Asla psikologa gitmemiştim. Onunla konuşmuştum. Onu yanımda hayal etmiş, ona anlatmıştım derdimi. Gitmesini istemediğimi söylemiştim ona. Geri gelmesi gerektiğini. Elime kalemi almış ve kendi söylediklerimi umursamayarak onu karalamıştım… dudak kıvrımlarının beni heyecanlandırışından bile bahsetmiştim. Kendimi onun yerine koymuş, kendime cevap vermiştim. Gözlerini tanıyacak gibi olmuş ama hemen boş vermiştim çünkü tanıyacak olsaydım bunların hepsinin kafamda olduğunu daha önce fark etmiş ve uyanmış olacaktım. Ona bir hikâye bile uydurmuştum; adı Teoman idi, onun karısıydım ve biz ayrılmıştık, ama beni özlüyordu hala! Geri gelmemi delicesine istiyordu çünkü parmağıyla oynamaya devam ediyordu! Ama sonra taşlar yerine oturmaya başlamıştı… Daha fazla görmezden gelememiştim… Oysa biraz daha yanımda olsun istedim, kendimi biraz daha kandırmak, burada olduğuna dair, sarılamasam bile, sesini duymak istemiştim. 
“Cenk… Geri gel, ne olur… İhtiyacım var sana… Psikologuma…”
“Ece?” 
“Cenk?” 
“İyi misin?” diye soruyorum kendime.
“İyiyim,” diyor ben.
“Ağlamak daha iyi geldi mi?”
“Biraz,” diyorum Teoman Beye bakıp. Ne de çok benzetiyorum onu birine diye düşünüyorum ama çıkaramıyorum kim. 
“Haydi buraya gel, normalde fiziksel anlamda sana yaklaşmam yasak ama ihtiyacın olduğu belli, izninle sana sarılayım.”
Gözlerim doluyor, mutlu oluyorum. İçten gülümseyerek kendi yanıma gidiyor ve sevdiğim adama sarılıyorum. 
Kendime sarılıyor halde, yatağıma uzanmışım ve gece öyle karanlık ki, ağlayarak uyuyakalıyorum. 
Kendi kollarımda uyuyakalıyorum, aşkın sarhoşluğu üzerimde; sızıyorum sevdiğim adamın kollarıyla birlikte: yine bir başka gecede.