KAÇIŞ

0
197

Güneşten kızaran beyaz bacaklarına değen dalgaların bıraktığı tuzun zaman sonra canını daha fazla yakacağını umursamadan teninde hissettiği ferahlığın keyfini çıkarıyordu kadın. Buz tutmuş bedenini güneşin gülümsemeleriyle eritip mavinin hayallerine karıştırıp kayboluyordu.

Her şeyi geride bırakmak için gelmişti kilometrelerce uzaklığındaki bu yere… Yaşadığı her saniyeyi haddinden fazla düşünüp detaylarıyla sorguladığı için artık zihnini hiçbir şeyle meşgul etmek istemiyordu. Rengârenk boyalarla süslediği hayatının tüm renklerini emip siyaha çeviren adamdan kaçıp tekrar gökkuşağına kavuşmak için çıkmıştı bu yola… İki günlük tatillere çıkarken bile elbiselerini içine bir türlü sığdıramadığı, her zaman küçük görünen ama taşırken boyuna erişen buz mavisi bavula takıldığında gözleri “Hayallerime kavuştuğumda hiçbir şeyin ağırlığını taşımak istemiyorum” diyerek büyük bir hızla kaçırmıştı. Çünkü o da biliyordu artık yaşadıklarından sonra güzel olmanın saatleri aynanın karşısında öldürmekten ibaret olmayıp da aynaya yansıyan gözlerinın akan ışıltısıyla bakışırken duyduğu haz olduğunu… Pembe sırt çantasının içine koyduğu üç parça eşyanın hafifliğinde odasının kahverengi kapısını kapatmış, renklerine kavuşmak için yola koyulmuştu.  Eskiden olsa korkacağı bu tek kişilik yolculuğa karşı içerisinde büyük bir tutku vardı… Engellerin, çıkacağı yolda önüne kimi zaman çakıl taşları kimi zamanda kaya parçaları olarak çıkacağını biliyor ama bu bildikleri onu vazgeçirmeye yetmiyordu. Çünkü tutkusunu tanıyordu o da artık… En iyi arkadaşım diye sahiplenirken “Sürüklendiğim yanlış yerlerin sebebi kendimim, o sadece bana seçenek sundu.” diye de savunmayı ihmal etmiyordu… Gerçi hiçbir zamanda pişman olmamıştı verdiği kararlardan, yaptığı yanlışlardan, döndüğü keskin virajlardan. Tutkularına yenik bir kadın olduğunun farkındaydı ve içten içe bu durumdan duyduğu gururla atıyordu adımlarını… Şimdi ise tek amacı, karanlıktan arınıp ruhundaki siyahı toprağın en derinlerine gömüp, tekrar renklerle dans etme tutkusunun doruklarında yaşamını sürdürmekti.

Odasının kapısını usulca kapatıp yola koyulurken çok bilinmeyenli bir denklemin içine atıldığını da karşısına çıkabilecek tüm zorlukları da biliyordu. Karar vermeden önce aylarca hesabını ona göre yapıp tüm artılarıyla eksileriyle yüzleşmişti çünkü. Çıkabilecek tüm savaşlara rağmen kendisine bir sığınak hazırlama gereksinimi duymadı hiç. Daha önce saklandığı tüm sığınaklar onun kendisini keşfetmesini engelleyip sonrasında daha büyük cezalarla sınamıştı. Kendisini güçsüz hissetmesinin sebebi buydu galiba. Ne bir sığınak istiyordu, ne annesinin eteklerine saklanmak ne de en yakın arkadaşıyla demlenirken ağlaşmak. Buna karar verdiğinin ertesi gecesinde tüm limanları kibrit çöpüyle ateşe verip, ciğerlerini sigarasının dumanıyla boğup, tüm paketi deli dalgalara bırakırken son sığınağının arkasından birkaç damla gözyaşını karıştırmıştı.

Gözyaşını dalgalara karıştırıp limandan ayrılmasının üzerinden on bir ay geçmişti. Yeşil ve mavinin dans ettiği sahneyi canlandıran küçük bir kasabaya yerleşmiş, işyerinden çıkarken aldığı tazminata birikimini de ekleyip küçük bir kafeyi devralıp, çocukluğundan kalma hayalinin içinde önce emeklemeyip yürümeyi öğrendikten sonrada koşmaya başlamıştı. Duvarları çatlamış ve örümceklerin yuva edindiği kafeyi geceyi gündüzüne karıştırıp mis gibi kokuların büründüğü renkli bir bahçeye dönüştürmüştü. Horozun sesiyle uyanıp güneşle beraber doğuyordu her sabah. Sarının maviyle yeşil arasında zikzaklar çizişini izleyerek geçirdiği uzun sabah yürüyüşlerinin ardından evi olan kafesine dönüp misafirleri için kahvaltılar hazırlamaya koyuluyordu… Gözlemeleri açıp pişirmek için hazırladığı esnada menemen içinde soğanla biberi kavrulan ateşte pembeye boyuyordu. Çocukluğundan beri biberle domatesi istediği şekle büründürüp salçayla dans ettirmekten büyük zevk almıştı. Şimdi ise her sabah bu gösterinin yönetmen koltuğuna otururken seyircisinin damağındaki alkışlarını gülümseyişleriyle eğilerek selamlıyor ve bundan büyük bir haz duyuyordu.

Sevimli kasabasına geldikten birkaç ay sonra kendisini kasabada herkese sevdirmişti. Onlar için yeni tarifler deneyip sabırsızlıkla tadımlarından sonra yaptıkları oylama sonucuna göre de menüye eklemesini yapıyordu. Hayatını sürdürecek kadar parasını kazanıyor, fazlasına ihtiyaç duymuyordu. Kasabanın güneşten bile daha çok ısıtan insanlarıyla ettiği sohbetler, kendiyle baş başa kaldığında okuyacak başucu kitapları, toplu taşıma aracı kullanmasına gerek bırakmayan morlu pembeli bisikleti fazlasıyla yetiyordu ona. Okuduğu her kitapta etkilendiği bir cümlenin altını çizip renkli kağıda yazdıktan sonra kafenin sağ duvarının ortasında bulunan, çocukluğundaki iş eğitim derslerinden hatırlayıp renkli elişi kağıtlarını kesip yaptığı notluğa raptiyeyle iğnelemeyi de ihmal etmiyordu. Misafirlerinin zamanla dikkatini çekip sözlerin sahibinin kim olduğundan başlayan sohbetlerinin iki gün sonra o kitabın sonunda yazarın vermek istediği dersle ilgili koyu sohbetlere dalmaktan büyük keyif alıyordu.

Geçen bu süre zarfında yaktığı limana telefonunu ve tüm elektronik tutsaklıklarını da atmıştı. Matbaa kokusunu içine çekerek çevirdiği gazete sayfalarından gündemi takip ediyor, özlediği ailesine ve en yakın arkadaşına yaşadıklarını mavi kâğıda el yazısıyla işleyip gönderdikten sonra heyecanla onlardan gelecek beyaz kâğıda yazılmış özlemlerinin siteme yansıyan satırlarını bekliyordu. İlk zamanlar mektuplarında ettikleri sitemleri, haberleşmenin kesilmesi tehdidinden sonra bırakmak zorunda kalmışlardı. Telefon ekranına bakmaktan insanlarının yüzünü unuttuğu sosyal medyanın sahte kalabalığını ilk zamanlar aramış olsa da zaman sonra o kalabalığın içinde ne kadar da yalnız olduğunu anlamıştı. Şimdi başka bir gezegene kaçmış gibiydi.  Alışveriş merkezlerine oldum olası alışamamışken şimdi kasabalarının tatlı şiveleriyle konuşan teyzelerinin kendi bahçelerinden toplayıp sattığı mis kokulu sebze ve meyvelerin avuçlarında bıraktığı toprak izinin mutluluğunu ifade edecek kelimeleri bulamıyordu.

Yağmurlu bir bahar sabahı bahçesine sığınan karamel renginde tüyleri çamura bulanmış küçük bir köpeğin başını okşayıp yuvasını bundan sonra onunla paylaşmaya karar verdiği sırada hayvanlara yaklaşma korkusunu da yenmişti artık. Tüm korkularından arınıyordu çizdiği yolda yürümeye devam ederken… Önce köpeği için isim ararken sonra bundan vazgeçti. Kafesine de isim koymamıştı zaten. Herkes içinden gelen isimlerle tarif ederken bu konuda verdiği kararın doğruluğunu her defasında hissediyordu. O yüzden köpeğine de isim vermeyip ona da engeller koymadı. Onu anlamayan insanlardan çok daha fazla anladığını bildiğinden alıp karşısına konuşurdu çoğu zaman… Genellikle şu cümleyi tekrarlardı “Hayat sizin köpüş bey! Bana koyulan engeller gibi bende sana engeller koymayacağım. Her zaman özgürsün, ne benimsin ne de başkasının. O yüzden o kapı sana hep açık, gittiğinde de geldiğinde de!” diye… Kendisine ait olmasını istemiyordu, çünkü birine ait hissetmenin sancısını gecelerce çekmişti. Dibe inmesinin sebebi bu değil miydi zaten? Birine ait olduğu zaman insan kendinden vazgeçip eksiliyordu. Bu öyle bir eksilmeydi ki küçülüp, o küçük parçalar eleklerden geçerken kayboluyordu. Birine ait olduğunu fark edip çöktüğü dipten kalkabilmek adına bunca yolu yürüyüp, zaman zamansa koşmak zorunda kalmıştı. Derinliğini ve böylesine keşfedilecek şeylere sahip olduğundan habersiz çıktığı yolda boynuna dolanan tasmadan kendisini sıyırıyordu. Başkalarını keşfetme savaşlarındaki yenilgisinin ne kadar da olağan bir durum olduğunu kendini keşfetmeye başladığında anlamış ve daha keşfedeceği çok şey olduğunu bildiğinden ulaştığı noktanın sonunda belirlediği hedeflere koşarken buluyordu kendini.

Güneşin yakıp kavurduğu tenini ferahlatan deli dalgaların sesine zihninden geçen tüm düşünceleri zihniyle taş sektirme yarışı yaparak fırlatıyordu. Zifiri karanlığın çöktüğü gecenin birinde geçmişine bir şiir bırakıp geleceğine ışık saçan gökkuşağını çizmişti. Ve artık kendisini buraya sürükleyen adamın karanlığından ruhuna bulaşan siyahları arındırıp renklerine kavuşmuştu. Bunun şerefine her akşam güneşi batımında oluşan kızıllığın aydınlığında parmak uçlarıyla dans edip, şarkılar söylüyordu.

 

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.