Tavana baktım. Gölgeler geçip gidiyordu, etrafta ışık yanmadığı için bunu garipsemişsem de boş verdim: Gölgeler gelip geçerdi bazen. Karnımdaki ağrıya çözüm bulamıyordum. Gelip duran hüzün dalgalarına da çözüm bulamıyordum. Gölgeler ama… Gölgeler bir nebze huzur veriyordu bana şimdi. Onlardan biriymişim gibi hayal ediyor, karanlığa karışıp gidiyordum… Gündüzleri de yüzüme koca bir gülümseme takınıp, tam bir palyaço edasıyla gezebiliyordum kalabalığın ortasında… Kalabalığa karışıp gidebiliyordum, her şey yolundaymış gibi… Sonra o kalabalıktan sıyrılıp(kuşkusuz bu kalabalıkta dahi kendimi yapayalnız hissederek), köşeme çekiliyordum. Betondan zemine oturuyor, yağmurun başıma damlamasına izin veriyordum. Sonbahar geldiğinde yere düşen sararmış her bir yaprak sanki, ruhuma saplanan bir bıçak gibi, delip geçiyordu tüm bedenimi. Yağmur şiddetlenirken ağlamaya başlıyor, korkuyla etrafıma bakınıyordum; gelen var mı diye. Gelen yoktu. Gelen hiç olmadı ve olmayacaktı da. Garip değil mi? Gidenler, gelenlerden çok oldu hep… Birileri gelmeden nasıl gidebiliyor ki? Bunu anlamıyordum işte bir türlü: Hayat sana üç elma veriyor, beşi kapıyı çarpıp gidiyor ardına bile bakmadan. İlkokuldan beri matematik hocama sorup dururdum: “Öğretmenim, siz bana bu soruda üç tane elma verdiniz ama o kadarını yiyemem ki ben! Duru ile paylaşsam olur mu?”
Öğretmenim de kurnazım sanırdı, sırıtıp: “Hadi oradan! Çöz kendi sorunu, kimse kimseye kopya vermesin.”
Gariptir, ben gerçekten o elmaları Duru ile paylaşmak isterdim hep, soruyu zaten çözmüştüm bile; üç elmanın ikisini yersem, geriye bir elma kalırdı. Ben birini yiyeyim, birini de Duru’ya vereyim, ötekisini de karnı aç, sokaklarda gördüğüm o ayaklarında ayakkabı olmayan çocuklardan birine vereyim derdim hep. Öğretmen bilmezdi. Sonra ortaokulda havuz problemlerine geçtik, aklımda yine bir soru; ben bu havuzu kim için dolduruyorum? Tek başıma yüzeceksem, o kadar litre doldurmaya gerek var mıydı? Duru ile yüzsek olmaz mıydı? Ben Duru’yu seviyorum sanırdım, çocuktum işte, ne denir? Heyhat! Şiirler bile yazmıştım ona; hatırlıyorum, birkaç dizesi şöyle olan bir şiirim vardı daha yedinci sınıfta.

Melek gibi gülüşün,
öpsem seni, sen düşün!

Gerçekten aşkı böyle masum yaşardık o yaşlarda. Sonra lisede, matematik hocamız aynı zamanda felsefe hocamız olduğundan, oturup onunla laflardık.
“Hocam, gerçek aşk nasıl bir şey?” demiştim, aklımda Duru’nun masum gülüşü var.
“Vallahi güzel sordun Doruk,” deyip sigarasından bir fırt çekti ve okulun bahçesinde koşuşturan çocuklara bakarak konuşmaya devam etti. “Öncelikle bilmen gereken şey Doruk, aşkın aslında herkes için farklı bir şey olduğu. Mesela sen nelerden korkarsın?”
“Nasıl yani hocam?”
“Korkuların diyorum, korkularından bahset.”
“Palyaço, hocam, palyaçolardan korkarım; makyajlarıyla beni ürkütürler nedense hep… Bizim üst sokaktaki köpekler beni kovalıyor bazen, onlardan da korkuyorum… Annem hocam, annemin ölmesinden de korkarım… Yalnız kalmaktan… Biliyorsunuz babam ben daha küçükken kanserden ölmüştü… O yüzden kanserden de korkuyorum hocam…”
“Çok yerinde korkular bunlar Doruk. Ben de benimkilerden bahsedeyim sana: Sigaramın bitmesinden korkarım, bir gün sigaraya uzanıp da bulamamaktan mesela, yahut da eve gittiğimde karımı ölü halde görmekten korkarım, bak bu ortak bizde; yalnız kalmaktan korkuyoruz ikimiz de, sonra, arabamın çizilmiş olduğundan korkarım, bir gün öğrencilerime bir şey katamamaktan korkarım Doruk, o gün gelmesin diye sabah akşam çalışırım mesela.”
Bir süre sessizlik. Korkularımdan bahsetmek canımı biraz sıkmıştı; sanki onlardan bahsetmediğimde yoktular da, onları kabul edip söze dökünce gerçekten üstümde güç sahibi olmuşlar gibiydi. Sonra devam etti.
“Gördün mü Doruk? Ben mesela köpeklerden korkmuyorum, sen de sigara içmediğine göre, sigaran bitecek diye korkmuyorsun; demem o ki Doruk, aşk da böyle bir şey: Sen aşkı birkaç sevgi sözcüğünde bulurken, başkası birinin kollarında bulur; birisi öpüşmeyi aşk diye anar, ötekisi de göz göze kalmaktır der aşk. Gerçek aşk diye kesin bir yargı yoktur, dogmatik düşünceleri reddettiğimi bilirsin, ‘Aşk budur!’ diye de gezinen bir adamdan hayır gelmez, aşk her şeydir Doruk, aşk hiçbir kesinliğe, hiçbir şüpheye yahut da hiçbir fizik yasasına bağlı değildir. Aşk, korkunun içindeki ışıktır bazen; bazense umutsuzluğun en kasvetli anındaki iptir, kuyuna düşen.”
Söylediklerini idrak etmeye çalışırken zil çaldı ve, “Hadi, geç kalma dersine.” deyip omzumdan hafifçe vurdu. O gün eve gidip, başımı yastığa koyduğumda düşünmeye çalışmıştım. 
Benim için gerçek aşk ne?
Bir cevap bulamamıştım; işte o gün anlamıştım, Duru’ya âşık olamazdım.
Sonra üniversitede matematik hocam kimyagerdi. Matematik hocalarından yana hiç şansım olmamıştı gibi düşünebilirsiniz ama sanıyorum matematikle uğraşan insanlar, biraz her şeyle uğraşırlardı; sayılar her yerdeydi çünkü: Saat kaç? 20:20, biri beni düşünüyor. Üç elmam var, birini ister misin Duru? Geriye iki tane kalır, birini de ben yersem bir tane kalır. Beni ne kadar seviyorsun? Bu kadar seviyorum! diyor küçük kız, kollarını kocaman açmış; sayısal değeri yok, matematikçiler bile integral hesabıyla alanını hesaplayamıyorlar. Ara sıra derse sabun getirirdi, evde kendisi yapmış, överdi ama biz makine mühendisi olduğumuzdan sadece şekline ve kokusuna dikkat ederdik. Bir gün ders bitti, o gün de çok insan yoktu ve hava yağmurluydu; anca toparlandığımdan en sona ben kalmıştım, çıkarken elimdeki kitabı gördü.
“Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, ha? Stefan Zweig sever misin?” dedi.
Afallamış bir şekilde ona döndüm ve durumu idrak edip, “Ah, evet hocam, çok güzel kitaptı, az önce bitirdim.”
Kaşları çatık bir şekilde, sorgularcasına bakmaya başladı.
“Az önce derken, ara verdiğinizde demek istedim!” diye toparladım hemen.
“Hava da tam kitap tartışmalık, bu kitabı okuyalı oluyor bir süre ama en az dört defa okumuşumdur; adım kadar iyi bilirim. İşin yoksa oturalım mı kafeteryaya?”
Ve bir matematik hocasıyla daha, edebî bir ilişki başlatmış bulunuyordum. Kafeteryaya gittik ve birer kahve söyleyip kitabı tartışmaya başladık.
“Ama hocam,” dedim, “bariz bir şekilde kızın hatası değil mi? Yani ne bileyim; bu kadar gurur yapma, söyle adını, ya da hamile kalmışsın, gitsen hatırlamayacak mı? Adamın çocuğunu ondan gizli tutmaya ne hakkın var?”
“Oysa gurur, Doruk, biz insanoğlu için bundan çok daha derin bir mesele değil midir? Sen düşünsene, yıllar yılı aşık olduğun adamla sonunda tanışıyorsun ve birlikte oluyorsun, öteki sabah sana bir çiçek verip seni arayacağını söylüyor ama geri gelince tık yok, üstelik adını bile hiç merak etmiyor; sen onun her şeyini, onun kendisini bildiğinden daha iyi biliyorsun ama adını bile sormuyor; adını merak etmiyorsa, neden söyleyesin? Zorla sevdiremezsin ki kendini.”
“Zorla sevdirsin demiyorum ki hocam! Evine gelir gelmez üstüne atlıyor adamın, adam da onu tabii ki sıradan bir hayat kadını sanıyor muhtemelen. Otursa bir, konuşsalar şöyle güzelce, kolayca vermese kendini; soracak belki adam adını? Hem erkekler kolayı sevmezler pek, değil mi hocam? Yani ben kendimden ve arkadaşlarımdan biliyorum, bir kız ne kadar zor ulaşılıyorsa, o kadar direniriz. Benim de hemen kucağıma atlayacak olsa, adını ne yapayım, belli ki o da tek gecelik bir rahatlama arıyordur diye düşünürüm.”
“Ve işte burada, önyargını konuşturuyorsun: Kadın sevişmeyi öyle küçümseyen biri değil ki Doruk; aksine, sevişmeyi ruhunu ona hediye etmekle bir görüyor ve zaten kendisini yıllarca uzak tutmuş erkeklerden, rahibelerin Hazreti İsa’yı bekledikleri gibi, o da âşık olduğu o yazar adamı beklemiş; sonunda ulaşmış ve biran önce istiyor ki, hayalindeki gibi olsun: teni tenine değsin, dudakları dudaklarına yapışsın ve aitliğin en uç noktasına ulaşsın duyguları. Bu heyecan ve karmaşanın içinde ona hemen atılmış olsa bile; bir erkek olarak yazar, arzusunu ve içgüdüsünü dizginleyebilmeli, o kadın hayat kadını olsa bile önyargısını ve şüphesini bir kenara itip, kadına saygıyla yanaşıp, öncelikle onu gerçekten tanıyabilmeli; ve işte bundan sonra bedenine sahip olacaksa da, olsun ne âlâ!”
“İzninizle hocam, mademki bu kadın sevişmenin ruhsal bir bütünlük olduğuna inanıyor, ne diye hayatının devamında başka bedenlere danışıyor?”
“Derste de böyle mi dinliyorsun Doruk? Eğer öyleyse vizeye hiç girmesen de olur. Bak ne dedim? Kadın yıllar yılı sevdiği o adamı beklemiş, hiç kimseyle beraber olmamış dedim, değil mi? Ve sonunda ona ulaşıp, onunla birlikte olabildi: Öteki gün artık eski genç kız değildi o. Bunun ruhanî boyuta ulaşılabilmesi için karşı tarafın da buna inanması gerektiğinin farkındaydı; yani, bundan böyle her kimle birlikte olursa olsun, o bunun yalnızca fiziksel bir aktivite olduğuna inanacak ve hiçbir şey hissetmeyecekti, evlenmeyerek de kimseye fiili anlamda bağlı kalmayacaktı. Ruhunu yazarın yanında bırakıp, utancıyla yaşamaya devam etti: asla tanınmış olmamanın utancı.”
“Ama ne bileyim hocam… Keşke gururunu bir kenara itebilseydi… Ne kadar mutlu olurlardı değil mi? Ya da yazar kişi önyargısından sıyrılabilseydi; her kadının bir hayat kadını olduğu önyargısından…”
“Evet Doruk, sen de fark ettin şimdi: Yazar, kadınları birer ihtiyaç karşılama makinesi olarak görüyordu. Oysa her kadın hisseder, hissedilmek ister. Her kadın bilinmek ister, sevdiği tarafından. Her kadın gözyaşı döker, karanlık köşelerde. Ve Zweig öylesine güzel yazmış ki bu kitabı, birçok insan bu kadının psikolojik sorunları olduğuna inanırken, günümüz hayatını öngörmüş ve düpedüz bugünkü problemleri ele almış. Kadınlar, hala birer araç, kullanılıp atılacak türden birer alet edevat olarak görülüyorlar; toplumun baskısı altında ezilmiş haldeler ve artık neredeyse her kadın: bilinmeyen bir kadın; bazısının mektubu var, bazısının gözyaşı.”
O kadar güzel bağlamıştı ki lafını, ne diyeceğimi bilemeyip fincanıma uzandım; kahvemin bitik olduğunu görünce yine de içiyormuş gibi yaptım. Saatine baktı ve, “Bir saati geçmiş oturalı, ben artık döneyim Doruk, eşim meraklanır evde. Bir gün yine yapalım böyle bir şey, hadi görüşürüz.” deyip gülümseyerek kalktı masadan.
Yağmur cama şapır şapır yağıyor, yapraklar rüzgârın uğultusunda çığlık atıyordu.

Gölgeler tavanımda koşuşmaya devam ediyordu. Bugün, artık üniversitem bitmiş, on iki yıldır mühendislik yapıyor halde nerede hata yapmış olabileceğimi kestirmeye çalıştım. Karnımdaki ağrıyla yatakta doğruldum. İki kişilik yatağa geçtiğimden beri daha bir huzursuzdum. Parayı bulunca, rahat edeyim diye aldığım bu geniş yatağı bir gün Duru değilse bile biriyle paylaşabilmeyi ummuştum. Ümitsizliğin pençesi, kasvetli gözyaşıyla uzanır gibi oldu tavandan bana doğru ama hemen geri kayboldu. Gölgeler böyle gelip geçerdi… Ve hayat da öyle gelip geçti… Şimdi doğrulmuş halde, komodinin üstünde duran sönük mumu üfledim; sönmedi. Ne yaptığımı gördünüz mü? Sönük bir mumu tekrar söndüremezdiniz. Kırık bir kalbi tekrar kıramayacağınız gibi. Kaybettiğiniz bir şeyi tekrar kaybedemezsiniz. Ve bunda biraz rahatlama buluruz. Siz bulmaz mısınız? Ben bulurum. Kalbim tekrar kırılamayacak mesela, mumum tekrar sönmeyecek yahut da Duru tekrar gitmeyecek yanımdan…
Ve gölgeler böyle gelip geçerken, kafa karışıklığınızı da izninizle gidereyim: Biliyorum, Duru’ya karşı bir şey hissetmediğimden söz etmiştim. Bu lisedeydi.

Nasıl bir tesadüfse ilkokuldan beri sevdiğime inandığım kızı, lisede aslında sevmediğimi anlıyor sonra da bir gün, alışveriş merkezinde yanımdan geçerken görüyor ve hayır, aslında sevdiğimi anlıyorum. Gidip onunla konuşuyorum ve beni hatırlıyor, çalışıp çalışmadığıma benzer havadan sudan sorular soruyor. Bir süre sonra ona, “Stefan Zweig okur musun?” diyorum. Gözleri büyüyor ve hemen oturup kitaplarını tartışmaya başlıyoruz. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu‘nu konuşurken ona şöyle diyorum: “Yazar resmen kadınları kullanıyor, ihtiyacını karşılıyor bence. Oysa her kadın hissetmez mi? Hissedilmek istemez mi? Her kadın bilinmek ister illa ki sevdiği tarafından. Her kadın ağlar gizli gizli. Zweig bu kitabı cidden güzel yazmış bence çünkü günümüzde de aynen bu problemler var. Kadınlar, hala birer eşya olarak görülüyorlar, onları kullanıp atmak bedavaymış gibi sanki. Vücutlarına göre gruplandırılıp; bu seksi, bu çirkin, bu şişko, bu zayıf, bu kısa, bu uzun gibisinden kategorilere ayrılıp; şu kısa şort giymiş, şu çok kapalı gibisinden toplumun baskısı altında eziliyorlar. Bu yanlışı Zweig daha yıllar öncesinden öngörmüş ve bunun için günümüzde hala bir şeyler yapılmadığı için çok üzülüyorum.”
Duru’nun gözleri dolmuş ve sonra masada uzanıp ellerimi tutmuştu. Kalbimin heyecanlanmasıyla, galiba aşk böyle bir şey, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yaklaşık birkaç yıl birlikte yaşamış olsak da, sonunda beni terk etmesi gerektiğini, artık ona bir şey katamayacağımı, üzgün olduğunu filan söylemişti.
Ve ben şimdi, yine yatağıma uzanmış halde, izlerken gölgelerin geçip gidişlerini; ilk defa anladım sanıyorum, gerçek aşkın bendeki değerini.
Benim için gerçek aşk ne? diye soruyorum kendime tekrar, teyit etmek için. Ve yüksek sesle, odanın duvarlarında yankılanan bir kasvetle cevaplıyorum sorumu kendime.
“Gerçek aşk, özleyip de ulaşamamaktır…”
Gözlerim dolarken, onu ne kadar özlesem de, ulaşamadığım sürece gerçek aşkı tadıyor olduğumun bilincinde, izliyorum gölgelerin gelip geçişlerini… Ve gölgelerden biri sanki onun vücut kıvrımlarını alıyor, onun yüz hatlarını takınıyor ve gülümsüyor bana. Bir süre duraksıyor orada; kalacak mı diye ruhum heyecandan titrer halde, bedenim kaskatı kesilmiş. Uzansam ürker mi, gider mi diye elimi uzatamıyorum korkudan. Bir an nefesim kesilecek gibi oluyor: Diğer gölgeler gibi, o da soluyor hafiften, geçip gidiyor, karanlıkla birleşiyor ve geriye yalnızca siyah beyaz bir hayat bırakıyor.