Bugün yazmak ya da yazmamak üzerine çokta şey düşünemiyorum. Pencereden dışarıya bakıyorum serçeler uçuyor yüreğimde bir burukluk, hasret var sanki boğazımda. Genzimi yakan bir hava var dışarıda. Kalbimde büyüttüğüm bütün mutluluklar geliyor aklıma sonra dalıp uzaklara bırakıyorum kendimi oradayım işte tamda kendimi kaybettiğim yerde. Hatırlamak insanı yoruyordu insanı geçmişle yoruyor ve ağırlaştırıyordu bedenimi. Ne çok yük hissediyordu yüreğinde. Dalgalara çarpıyor ve sürükleniyordu. Toprak kokusu geliyordu burnuma ve taze yağmur kokusu. Bedenim su çekiyordu. Artık dalıp düşünmeye başlıyordum damlaların yok oluşunu. Her yok oluşta kendimi görüyor ve çöküyordum bir kenara. Yaman çelişkilerle doluydu hayat. Hiçbir şey kalmıyordu ellerinde. Her şeyi alıp gidiyordu ve sana sadece yalnızlığı bırakıyordu. Farkına varmadan yaşıyordun ama yaşamak mıydı bu yoksa oyalanmak mıydı? Yalancı bir oyunun içinde. Bir çocuğun hayalleriyle oynuyordu hayat. Birazdan bir kapı açılacak ve içeri bir soğuk girecekti. Ve çocuğun yüreğini üşütecekti. Oysa çocuk ne çok yağmur biriktirmeyi istemişti kim bilir. Ne çok umut yapmıştı kendine renkli bilyelerden. Sonra bir rüzgâr penceresine vurup içeri girince alıp gitmişti bütün düşlerini. Sevinçlerini bölüşmüştü rüzgârla. Oysa nerden bilecekti ki umutlarını, hayallerini alıp götüren rüzgâr ve yağmurun hiç dönmeyeceğini. O günden bu güne hep bir camın kenarına bırakıyordu gözlerini ve serçelerin gelip konmasını bekliyordu. Hayatın hiçbir şey getirmeyeceğini bildiği halde bekliyordu. Yüreğine dalgınlıklar kıyıya vurmuş oyuncak gemilerle. Batıyordu ve nefes alamıyordu. Artık konuşamıyordu iki kelimeyi bir araya getirip te yüreğine bir hesap veremiyordu. Ne söyleyecekti ki, kelimelerle daha ne kadar yüz göz olacaktı ki. Artık yazmamak üzerine de hiçbir şey kalmamıştı. Öyle durup seyrediyordu yağmurun kendine yere çarparak yok etmesini. Sessiz, sakin ve bir o kadarda dalgın…