BENİM BURCUM GÜNEŞ

12
84

 

Yeni ülkeler görmek, yeni yerler keşfetmek için yanıp tutuşan Bahar, sonunda arkadaşlarını ikna edebilmişti Şam-Halep turu için. O sene üniversite ikinci sınıfa geçmişlerdi, 2006 yılıydı. Halep ve Şam’ın ışıl ışıl parladığı, turistlerin tarihî yapılarını görmek için akın ettiği zamanlardı. Ekim ayının sonunda tur şirketiyle anlaşıp soluğu Şam’da aldılar Bahar ve beş arkadaşı. Orada iki gece kaldıktan sonra Halep’e geçtiler. Halep’te onlara Ahmed isimli Arap bir rehber eşlik edecekti.

Bahar ne kadar cıvıl cıvıl, neşe dolu biriyse, Ahmed de o kadar sakin ve ağırbaşlıydı. Gezi sırasında akıcı Türkçe’siyle tarihî yerleri anlatıyordu onlara Ahmed. Bahar nedense onunla uğraşmadan edemiyor, arada bir yanlış söylediği kelimelerle dalga geçip duruyordu. Dalgalı saçları gibi hayatı da dalgaya alıyordu Bahar. Dünya umrunda değil gibi davranırdı çoğu zaman. Etrafında neler olup bittiğiyle ilgilenmez, kendiyle meşgul olurdu yalnızca. Bu dünyada eğlenmekten, gezip tozmaktan başka bir amacı yoktu sanki. Ahmed de, az çok anlamıştı onun nasıl biri olduğunu.

Çocukluğu Hatay’da geçmişti Ahmed’in. Babası tarım işçiliği yaparak binbir zorluklarla okutmuştu onu. Liseden mezun olduğunda da geri dönmüşlerdi memleketleri Halep’e. İyi kötü biriktirdikleri paralarla burada bir ev yaptırmışlar, geçinip gidiyorlardı. Ahmed de, çocukluğu Türkiye’de geçtiğinden, hem Türkçe’yi öğrenmişti, hem de okul yıllarındaki İngilizce dersleri sayesinde rehberlik yapmaya yetecek kadar İngilizce’si gelişmişti. Üniversite okumayı çok istediği halde, ailesine destek olmak için çalışmaya karar vermişti. Erken yaşta hayatın zorluklarıyla tanışmış olmanın verdiği olgunluk, onun yaşından daha büyük görünmesine yol açıyordu. Şimdi bu alaycı kız canını sıksa da sesini çıkarmıyor, yaptığı şakalara sadece gülümsemekle yetiniyordu.

Gezilecek yerleri bitirip, o geceyi geçirecekleri otele gelmişlerdi. Ahmed onları otele bıraktıktan sonra evine dönecekti. Ama Bahar kolundan tuttu “Sen de kalsana, yemeği burada birlikte yiyelim,” dedi. Şaşırmıştı Ahmed. Kolundan tüm vücuduna yayılan sıcaklık, kalbinin yerinden fırlarcasına atmasına sebep olmuştu. Göz bebekleri büyüdü. Avuçları terledi. Bu halini farkeden Bahar, hemen çekti elini.

“Lütfen kal, bugün seni bir hayli kızdırdım. Bunu bir özür olarak kabul et lütfen,” dedi. Daha önce ne özür dileyen olmuştu Ahmed’den ne de yemeğe davet eden. Ama öylece donup kalmasının sebebi bunlar değildi. Etkilenmişti bu şımarık kızdan.

“Tamam,” dedi hafif gülümseyerek. O akşam Bahar hiç dalga geçmedi Ahmed’le. Kaçamak bir iki bakışmaları oldu o kadar. Yemekten sonra otelin terasına çıktılar gruptan ayrılıp.

“Hep böyle hüzünlü mü bakarsın?” diye sordu Bahar.

“Bilmem, hiç farkında değilim nasıl baktığımın. Peki sen hep böyle alaycı mısındır? Hiç ciddiye aldığın biri olmadı mı hayatında?”

Bir kahkaha patlattı Bahar bunu duyunca.

“Senin burcun ne?” diye sordu Ahmed’in sorusunu yanıtlamak yerine.

“Benim burcum Güneş,” dedi Ahmed gülerek. Dalga geçme sırası ondaydı.

“Güneş mi? Öyle bir burç yok ki! Yanlış mı söyledin yoksa yine Türkçe’sini?”

“Öyle bir burç yok haklısın. Burçlara inanmam ben. İnansaydım da benim burcum olsa olsa güneş olurdu. Şems yani…”

“Vay be! İlginç birisin Ahmed. Bu dünyaya ait olamayacak kadar iyisin. Başka bir şey var sende, henüz çözemedim. Berrak bir su gibi gözlerin. Dikkatli bakınca derinlerde yatan hazineyi görebiliyorsun. Ben…” dedi ama gerisini söylemek zordu Bahar gibi hayatı ciddiye almayan biri için.

“Keşke başka bir dünyada, başka bir zamanda karşılaşsaydık,” dedi Ahmed. Usulca tuttu elinden Bahar’ın. “Bahar gibi kokuyorsun, ilkbahar gibi…” diye fısıldadı. Başını Ahmed’in omzuna koydu Bahar. Hep burada kalmak istiyordu. Sonsuza kadar Ahmed’in saf, temiz dünyasında kalmak, bu güzel şehirde onunla hayatına devam etmek istiyordu. Mümkün  olmadığını bile bile…

Ertesi gün öğlene kadar devam etti gezileri. Ayrılık vakti gelmişti artık. Kalabalık gruptan uzaklaştılar, sakin bir  köşe buldular kendilerine. Bahar’ı bir daha görmeyeceğini bilmek acı veriyordu Ahmed’e. Ama “kal,” diyemezdi. Filmlerde dedikleri gibi “Ayrı dünyaların insanı”ydılar.

“Sana yazarım,” dedi Bahar. Birbirlerinin telefon numaralarını aldılar. Ama onu hiç aramayacaktı Ahmed. Son kez konuştuklarını ikisi de biliyordu. Yanağına kısacık, masum bir öpücük kondurdu. “Unutma,” dedi. “Güneş’siz devam edemez hayat. Bu dünyayı yakıp sonunu getirecek olan da yine Güneş’tir. Hem hayattır hem ölümdür o. Beni unutma diyemem sana. Unut gitsin. Sen Güneş gibi etrafına ışıklar saçmaya devam et. Kimsenin ışığını söndürmesine izin verme,” diye devam ediyordu ki Bahar eliyle “sus” işareti yaptı ona.

“Veda konuşması yapma Ahmed. Seni arayacağım. Görüşeceğiz yine. Unutmaktan bahsetme bana. Senin hayatımda olmanı istiyorum bundan sonra.”

“Öyle bir şey olmayacak Bahar. Kendine iyi bak,” dedi ve arkasına dönüp gitti Ahmed. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü giderken. O günden sonra hiç aramadılar birbirlerini. Bahar okuduğu Hukuk Fakültesi’ni bitirip avukat oldu. Ankara’da bir başka avukatla evlendi. Ahmed ara sıra aklına gelen tatlı bir hatıra olarak kaldı sadece.

Ahmed de devam etti hayatına. Rehberlik yaparak kazandığı ona yetiyordu. Annesinin bulduğu bir kızla evlendi. Mutlu olmasa da huzurluydu. Yaşayıp gidiyordu işte. Ta ki savaş başlayana kadar…

Suriye’nin bitmek bilmeyecek yangını başlamıştı bu savaşla. Herkes endişe içindeydi. Çoğu insan evini, yurdunu bırakıp kaçmıştı. Gitmek istemiyordu Ahmed. Yıllardır ayrı kalmıştı zaten memleketinden. Ölürse de bu topraklarda ölecekti.

Bahar Suriye’yle ilgili her haberi dikkatle takip ediyordu. Sanki haberlere çıkan görüntülerde Ahmed’i görecekmiş gibi gözünü bile kırpmadan izliyordu. Bir kızı olmuştu bu arada. Güneş koymuştu adını. Yıllar önce kelebek ömründen bile kısa süren aşkı için borç bilmişti bunu kendine. Evet aşktı bu Bahar’a göre. Böyle aniden başlayıp aniden biten, izleri bir ömür silinmeyen bir afetti aşk ona göre. Kızı Güneş’te yaşayacaktı gizli aşkı.

Ahmed’in de bir kızı olmuştu. Savaş henüz Halep’e sıçramamıştı o sıralar. Hâlâ savaşın bitip yeniden huzurlu günlerine döneceklerine dair umutları vardı insanların. Bu umuda sarılmış, yaşamaya çalışıyordu Ahmed de. O da Güneş anlamına gelen Şems ismini vermişti kızına. Başka bir isim düşünemiyordu bile. İçini acıtan sevdasını derinlere gömdüğünü zannetse de hâlâ ilk günkü gibi kanayan bir yaraydı.

10 Ekim 2015 günüydü. Ankara’da Güneş babasıyla anaokulu için kıyafet bakmaya çıkmıştı. Ulus’ta yürüyorlardı. O gün Ankara Gar’ı önünde eylem olduğunu biliyordu babası. Ama bir tehlike olacağını düşünmemişti hiç. Babasının elinden sıkıca tutmuştu Güneş. Etraftaki kalabalık biraz ürkütmüştü onu. “Baba, dondurma da yiyelim mi?” diye sordu. “İşimiz bitsin, yeriz tabii,” diye yanıtladı onu babası. Tam o sırada patladı bomba. Eylem yapan insanlar hedef alınmıştı. Beraberinde her şeyden habersiz minik bir beden de sonsuzluğa doğru yola çıkmıştı. Güneş’in bir dondurma için heyecanlanan çocuk ruhuydu o bombayla parçalanan. Günahsız bir kız çocuğu, Ankara’nın göbeğindeki patlamada can vermişti.

10 Ekim 2015 günüydü. Halep bombalanmaya başlamıştı, savaş oraya da sıçramıştı artık. Doğunun Kraliçesi’ni yakıp yıkıyorlardı. O gün, hava bombardımanı sonucu ölenlerden biri de minik Şems’di. Aynı olmuştu iki kızın kaderi. Biri Ankara’da biri Halep’te veda etmişti bu hayata.

Masum insanlar ölüyordu. Çocuklar ölüyordu. İnsanlar gitgide daha acımasız, daha duyarsız, daha hain, daha cani oluyordu. “Dur!” diyen çıkmıyordu bu düzene. Çivisi çıkmıştı artık bu dünyanın. Savaşmanın bile bir onuru kalmamıştı. Böyle bir dünyada öykü yazmak bile acı verir olmuştu…

PAYLAŞ
Önceki İçerikSONBAHAR KADINI
Sonraki İçerikSALKIM SÖĞÜT

Bir anne babanın evladı olarak başladığım hayat yolculuğuma bir doktor, bir eş ve bir anne olarak devam ettim. Şimdi içime öyle bir ateş düştü ki sormayın gitsin… Yazmak istiyorum hem de hiç durmadan… Gece gündüz yazmak…

12 YORUMLAR

YORUM YAZ!

Please enter your comment!
Please enter your name here