Parmak uçları nasır bağlamak üzereyken, daha bir güçlü basıyordu kemanın tellerine genç kadın. Bu zamana kadar hangi acı onu yıldırmıştı ki zaten… Şimdi de her zaman olduğu gibi duyduğu acıya aldırmadan, bir hafta sonra verecekleri konser için Mozart’ın 5 No’lu Keman Konçertosu’na çalışıyordu. Kemanından çıkan sesin ahengiyle, ruhu doyuyor, ne tellere bastırmaktan sertleşip nasır tutan parmaklarını, ne eğik duruşuna isyan eden boyun ağrılarını umursuyordu. 

Arşeyi elinden bıraktığında, sanki eksilmiş, içinden bir parça koparılıp atılmış gibi hissederdi. Kemanıyla tamdı o. Yıllar önce konservatuvara ilk başladığı gün, babasıyla birlikte gidip aldıkları, o günden bugüne gözü gibi baktığı, eline almadan tek bir gün dahi geçirmediği emektar kemanıyla birlikte, eksik parça yüreğindeki boşluğa oturmuş; işte o zaman tam bir insan olmuştu. Şimdi günlerdir aynı parçaları defalarca çalışmaktan yorulan bedeni, yine kemanını elinden bıraktıramamıştı genç kadına.

Yorgunluk şöyle dursun artık açlıktan midesinin ağrımaya başlamasıyla nihayet ara vermesi gerektiğini anlamıştı. Çalmayı bırakınca ısrarla çalan kapı zilini fark etti. Telaşlandı. Kapıdaki her kimse, zili üst üste, ısrarla çalışından epeydir beklediği anlaşılıyordu. Hızlı adımlarla kapıya yöneldi genç kadın. Kapı deliğinden bakmak aklına bile gelmedi. Hemen açtı kapıyı…

Karşısında eski sevgilisi, Enes’i görmeyi beklemiyordu. Bir elini kapı ziline dayamış, her zaman kısacık kestirdiği siyah saçları, insanı delip geçen büyülü bakışlarıyla karşısında dikiliyordu bu adam.

“Neden söylemedin Yasemin?” dedi soran gözlerle.

“Neyi?” diye sordu Yasemin, cevabını gayet iyi bildiği halde… Yıllar önce, hiç bir açıklama yapmadan, ilişkilerini bitirme nedenini dahi söylemeden bırakıp gittiği adam, şimdi karşısındaydı ve ona soruyordu… “Neden?” diyordu. Oldukça geç kalınmış bu soruya verilecek cevap, geçmişin raflarının tozunu taşıyordu….

Yasemin’in her şeyi ardında bırakıp, İstanbul’u ve Enes’i terk etmesinin üzerinden neredeyse yedi yıl geçmişti. O günlerde birbirini deli gibi seven bu çiftin arasına, kara kediler girmek için fırsat kolluyordu. Konservatuvarda, ikisi de keman bölümünü bitirmek üzerelerken, günlerden bir gün, Yasemin bir telefon aldı. Arayan her ikisinin de yakın arkadaşı olan Ebru’ydu. Telefonda ağlayarak Enes’le bir süredir ilişkisi olduğunu ve o gün de hamile olduğunu öğrendiğini anlattı. Eğer Yasemin ayrılmayı kabul etmezse, kimseye haber vermeden çocuğu aldırmayı düşündüğünü söyledi. Dünyalar başına yıkılmıştı Yasemin’in. Telefonda ağlayan kadın o kadar inandırıcıydı ve o kadar zavallıydı ki, Enes’i o dakika hayatından çıkarmaya hiç tereddüt etmedi. Bir daha ne telefonlarına çıktı ne de evine gelip kapıya dayandığında ona yüzünü gösterdi.

Sonra konservatuvarın bitmesiyle, Çukurova Devlet Senfoni Orkestrasında keman çalmak üzere, İstanbul’dan ayrılmıştı. Bunca senedir Enes’i unutmak için verdiği çabanın ne denli boş olduğunu, şimdi karşısında ona hesap soran adamın kalbinde yarattığı çarpıntıyla anlıyordu. Kapıda dikilip duran Enes değil, gençliğiydi… Umutlarıydı… Gelecek hayalleriydi… Aşka inancıydı… 

Enes bu kez Yasemin’in ellerini tutarak sordu sorusunu.

“Ebru’nun yalanı yüzünden beni terk ettiğini neden söylemedin? Neden gelip bana sormadın, doğru mu diye? Neden Yasemin? Neden?” 

“Yalan mıydı? Ben… Ben yalan olabileceğini hiç düşünmedim bile. Telefon etti bana… Ağladı… Eğer seni bırakmazsam…”

“Tamam Yasemin. Her şeyi öğrendim ben. Okul bittikten sonra Ebru’yu görmedim bile. Hiçbir zaman bir ilişkimiz olmadı. Yıllar sonra bir etkinlikte karşılaştığımızda gülerek anlattı bu oyununu. İnanamadım. Böyle saçma sapan bir sebepten beni bırakıp gittiğine inanamadım, Yasemin.”

Şimdi bunları duyunca Yasemin de inanamıyordu kendine. “Ne aptalım,” dedi cılız bir sesle. 

Tek elini Yasemin’in elinden çekip yüzüne dokundurdu Enes. Yılların değiştiremediği masumiyeti, hâlâ yüzünden okunuyordu eski sevgilisinin. 

“Yazık ettin bize!” dedi fısıltıyla.

“Bunca yıl geçmişken, sen bunları öğrendiğin için mi gelip buldun beni?” Yasemin’in içinde hemen yeşeriverdi umut tohumları. Demek o da unutamamıştı. 

“Ah Yasemin… Çekip gitmek yerine bana güvenseydin, her şey çok farklı olabilirdi. Geçen yılları bizden sen çaldın Yasemin! Çocukça uydurulmuş bir yalana inanarak, kaderine küsüp gittin.”

“Tamam, yüzüme vurma artık,” dedi genç kadın. 

Tüm bu olup biten rüya mı yoksa gerçek miydi? Günlerdir yemeden içmeden, doğru düzgün dinlenemeden keman çalışmanın sonunda, aklını yitirmiş olabilir miydi? Öyle olmadığını, karşısındaki adamın onu sert bir hamleyle kendine çekip sıkıca sarılmasının gerçekliğiyle anladı…